16 Ekim 2013 Çarşamba

Kitaplı Kahve


 Kitaplı Kahve, bir kahveden çok daha fazlası.
Üsküdar Altunizade’de, şirin bir mekan Kitaplı Kahve. Bir kütüphane değil, kafe de değil. İkisinin karışımı. Geçtiğimiz hafta sonu keşfettiğim yerlerden biri, Kitaplı Kahve. İsmi kadar yeri de hoşuma gittiği için keşfettiğim yerler arasında ilk sıralara girdi.
Yaklaşık 5000 kitabın barındığı bir kütüphanesi mevcut. Bunun dışında, bir çok kişi kendi kitaplarını getirerek, sakin, huzurlu bir ortamda, kahvesini yudumlarken okuyor kitaplarını. Eski zaman kıraathane‘lerinden esinlenerek oluşturulmuş güzel bir mekan. 2010 yılında Acd Sanat Merkezi olarak açılan ve hizmete başlayan bu mekana 2011 Haziran ayında Kitaplı Kahve‘nin de eklenmesiyle ortaya sıcak bir cafe çıkmış.
Sanat merkezinde müzik, hat, ebru, yazarlık gibi çeşitli atölye hizmetleri sunuluyor. Eğer müziğe ilginiz varsa ve keman, ney dersleri almak isterseniz Kitaplı Kahvenin 2.katında ders veriliyormuş. 2.katta piyano bile var. Detaylı bilgiyi Kitaplı Kahveden alabilirsiniz.
Daha ayrıntılı bilgi isteyenler için internet adresi: http://kitaplikahve.com/
Kitaplı Kahve’de birbirinden çeşitli kitaplar bulabilirsiniz. Hatta cafenin fikir babasından duyduğumuza göre bu sayı ve çeşit artmaya devam edecek. Kitaplı Kahve’ye kendi kitabınızla gidip rahat ve sakin ortamından faydalanarak okuyabileceğiniz gibi oradaki kitapları da altını çizerek, etrafına notlar yazarak, arasına ayraç bırakarak da okuyabilirsiniz.
Kitaplı Kahve, bildiğimiz kafelerden biraz farklı. Kütüphanesi olan bir kafe. Bir sürü müşterimiz olsun ticaret yapalım bol para kazanalım diye düşüncelerinin olmadığı izlenimine kapıldım. Fiyatları baya makuldü. Ama fiyatları uygun olan izbe, kirli ve öğrencilerin takıldığı kafeler ile alakası yok. Hatta bence hizmet fiyat performansını değerlendirecek olursak gayette iyiydi.
Kafe demişken, içeceklerini es geçmek olmaz. Kitapların yanı sıra çeşitli kahve ve çayların da ikram edildiği Kitaplı Kahve’de, Sultan Çayı‘nı da denemekte fayda var. Toroslar’dan toplanan bir dağ bitkisinden elde edilen kendine has lezzeti ve kokusu olan bu çay Kahve’nin spesiyali. Sultan çayı, kafeye özgü bir tat. Mutlaka denenmeli. Bunun dışında çok güzel çayları ve börekleri de var menüde.
Ortam çok güzel. Bir konağı kafe-kütüphane haline getirmişler. Pencerelerin önünle yığınla kitaplar, dergiler. Çayınızı içip, kitabınızı sessiz sessiz okuyabilirsiniz. Yanında tatlı fena olmaz derseniz de ıslak kekini önerebilirim. Ben sevdim ıslak kekini. Hizmetin ve ortamın sıcaklığına oranla fiyatların da uygun olduğunu söyleyebilirim. Farklı bir ortamda ders çalışmak veya vakit geçirmek isteyen öğrenci arkadaşların da ihtiyacını giderebilir.
Bir de kendilerine özgü kalemleri var, hatıra olarak alabilirsiniz.
İstanbul içinde, kafa dinlemek, huzur içinde kitabını okumak, güzel sohbetlere katılmak için ideal bir ortam Kitaplı Kahve. Yolu o civarlara düşenlere, kitap ve kafe konseptini bir arada yaşamak isteyenlere tavsiye ederim.
Elbette kitap okumak bir ödev değil. Güzel muhabbetler etmek, yazı yazmak, gazete-dergi karıştırmak, müzik dinlemek, etrafı izlemek için de ideal bir yer. Yazarlar ve şairlerin de takıldığı mekanda ara ara sohbetler ve etkinlikler de gerçekleşiyormuş. Şu an devam eden düzenli bir program olmasa bile konuyla alakalı tüyoları yine mekan sahibinden alabilirsiniz.
Kitaplı Kahve'nin işletmeticisi olan beyefendi ile tanışma fırsatımız oldu. Yeni gelen misafirleri ile ilgilenen bir evsahibi gibi bizimle ilgilendi. Bize kitaplı kahvenin kurşun kalemlerinden hediye etti. Kitaplarımızın arasına yazı yazıp küçük notlar bırakabilirsiniz, dedi. 5500 tane kitapları varmış ve isteyenler Kitaplı Kahve'ye kitap bağışında bulunabilirmiş. 
Kafenin sahibi, geldiğimiz için teşekkür ettikten sonra, seçerek insan getirinki kafeleşmesin diye rica etti. Orası kesinlikle çok özel bir kafe, dedikodu yapmak için herhangi bir Starbucksa gidilebilir. Ama keyif alarak sakin bir ortamda kitap okumak için tabiki Kitaplı Kahveye gidilir.
Ben şahsen çok sevdim, ilerleyen zamanlarda özellikle yazmak için tercih edeceğim bir yer olacak.
Peki nerede bu Kitaplı Kahve? Altunizade Kültür Merkezi‘nin karşısında yer alan Kitaplı Kahve’ye ulaşım da kolay. Altunizade de Capitol Alışveriş Merkezinin arkasında. Capitol ilköğretim okulunun önünden yürüyerek gidiyorsunuz daha sonra ilk sola dönüp, dümdüz gittiğinizde görüceksinizdir.
Yaz aylarının gelişiyle de bahçenin ferahlığını hissederek rahat rahat takılabileceğiniz bir mekan. Özellikle yalnız başınıza kitap okumak istediğinizde burası sizin için biçilmiş kaftan. Üsküdar'da olmuş olması ise bambaşka bir ayrıcalık. Bence siz de bir gününüzü Üsküdar Günü ilan edin ve gidip Üsküdarın, Kız Kulesinin, Salacakın, Kitaplı Kahvenin ve daha bir çok nezih mekanın keyfini çıkarın. Sağlıcakla dostlar. :)

13 Ekim 2013 Pazar

Vakt-i Sûkut


Şehrin ışıkları söndüğünde geceye uzayan yollar kalır. Aklı geride kalanlar ve ileride olanlar alır... Bir insanın varlığıyla varlığına alıştığımız yerler, o kişinin o yerlerde olmadığı zamanlarda bize mutluluk vaat etmediği gibi sadece acı verir. Kalabalıkların ortasında ama, kendimize ait umutları yitik bir dünyada yaşıyoruz...
Bir insan bir yakınını kaybettiğinde ilk gün yüreğinde kırk mum yanar. Her gün bunlardan bir tanesi söner ve kırkıncı gün son bir tane kalır. İşte o kalan bir ömür boyunca sönmez. Ve insan sevdiklerini yalnızca ölümle kaybetmez.
Bu eylül bizi yaşlandırdı vallahi. İnandıklarım değişmedi; inandığım insanlar değişti. İnsan yüreği düşmanını bile affediyor da dosta kırıldı mı doğrulmuyor. İçimizde kitaplar birikiyor, tiyatro oyunları gösteriliyor, şarkılar söyleniyor; bizse okuduğumuz kitaplarda, aslında kendimize rastladığımızı sandığımız yerlerin altını çiziyoruz. Fosforlu bir sevinçle. Yorulduk geçen eylülde epey. Hadi bütün suçu yağmurun üstüne atıp, uyuyalım...
Herkesin yalnızlığı kendine benzer. Benimki biraz kalabalık, biraz gürültülü ve biraz da dağınık işte. Çok fazla kitap ve çok fazla boş bardak var sadece. Güzel günlere, bahara, mutluluğa, yarınların güzellikler getireceğine, iyi düşüncelere, her ne olursa olsun uyuyunca geçeceğine inanıyorum.
Aşk dediğin çelişkiler cumhuriyeti. Saatlerce konuştuğun değil birlikte sustuğun insana aşık olurken, birlikte susmaktan korktuğun kişiye zaten aşıksındır. Yanında saçmalayabileceğin yada çocuklaşabileceğin insan istersin, halbuki yanında değil birlikte saçmalayacağın yada birlikte çocuklaşacağın insandır gönül tahtına oturan her zaman. Kısaca bunlar karışık mevzuatlar.
Yüreğinin götürdüğü yerde kırılıyorsun; aklının götürdüğü yerde yanılıyorsun. Yüreğin aklına, aklın yüreğine uymadığı zamansa darılıyorsun. Sonra ne akıl kalıyor insanda ne de yürek; işin içinden çıkamıyorsun.
Zaten iyi şeyler birden bire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürümcemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Yada hiçbir şey çıkmaz. Allah gidince huzur verenleri tezinden nasip eylesin. Eylesin ki ömrümüz temizlensin. Gelişiyle huzuru getirenleri ömrümüze az ve öz nasip etsin. Az insan, çok huzurdur nitekim.
İnandığım masallar birer şarkı oldular. Burada dostum rüzgar, aşkım ilk bahar. Olmuyor iki gözüm bu şehir yabancı, yüreğime işliyor yağmurlar. İnsanlar kaçıyor birbirinden, insanlar sevmiyor, sevilmiyor; yalnızlığa uzanıyor hızla adımlar... Ve bodrum katlarında boğduruluyorsa aşklar, ışıksız kalınmışsa gün ortası; bitmişsiniz bayım, uyanın bu kötü uykudan. Seven insan vazgeçmez. Sadece bekler köşesinde sessizce ve sabırla.
İnsan sevdiğine çay demlemeli. İçine inceden kalp telaşını, çaktırmadan gözyaşını, beslediği büyüttüğü sevgisini katmalı. Sıcacık bir gülümseme ile, gönlünden gelen muhabbeti ile, aşkının buğusu ile arz-ı endam ederek sunmalı. O çayın; tadı da, adı da, rengi de, kokusu da o zaman bambaşka olmalı, hasret karıştırmalı.
Yürek acı çektiğinde, göz refakatçi kalır. Bundandır uykusuzluğumuz. Bazı acılar hiç geçmez, hiç değişmez, seni değiştirip bambaşka biri yaparmış... Bir kadın sevdiği adamın içindeki fırtınaları görür. Bir kadın yalnızca sevdiği adama gülümser, ve bir adam yalnızca sevdiği kadına değerini hissettirir. Ben dizine yattım, sen bir hikâye anlattın. Ve ben büyüdüm.
Kandillerin ışığı siyaha yürüdüğünde, gözlerini bana bırak; ışığım olsunlar... Bakarsın yolum düşer şehrine. Oturur birer çay içeriz kim bilir. Belki de okuduğumuz kitaplardan konuşuruz. Sen susarsın, ben kulak kesilirim... Sonra belki çay içeriz, şansımız varsa yağmur da yağar. Güzel şeyler olur belki. Nede olsa umut dediğin yüreğimin tükenmeyen feneri. Umut olmasına var, sonsuzluk düzine olacak kadar umut var avuçlarımda; ama bizim için değil. Olsun, sen istisna bir yara gibi kal yüreğimde; hayra yorulan düşleri ol...
Ve en son, her şey geçtikten sonra elimizde şarkılar, kitaplar ve bir bardak demli çayımız kalır. Şimdi otur biraz konuşalım iki gözüm. Muhabbetin içinden kuşlar geçsin. Zeki Müren olsun, yağmur olsun, uzaklar olsun ve birde kitap kokuları olsun.
Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen her sözü, yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek.
Keşke bir yolu olsa da anlatabilsem içimdekileri, anlatması zor sevinçlerimi, kederlerimi. Biri kocaman dinlese beni susmama izin vermeden. Yorgun susmuşluklarım var benim sadece. İstesemde yorgunum gitmelerin tümüne.
Ya yanımda kal; kek yapalım, kitap okuyalım, çay içip sohbet edelim... Ya da git şiir ol. Hiç bir gün gerçek olmayacak biliyorum. Yine de ben hâlâ her şeyi sana anlatacakmış gibi biriktiriyorum. Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen; sustuğum kadarsın bende, konuştuğuma bakma. Bir şarkı olursun ancak bana; dinler dinler ağlar yüreğim.
Kocaman güldüler birbirlerine; önce hiç ayrılmayacaklar gibi, sonra da hiç kavuşamayacaklar gibi. Sonra biri uzaklara gitti; diğeri hep uzaklara baktı geceleri. Aşk böyledir dedi kimileri; kadın gider, adam susar ve aşk biterdi.

Hikayemden haberdar, haberimden hissedar olasın.. Gönlüme ışık, yoluma yoldaş olasın. Ah'ını Ah'ıma kat ki sevdam olasın...Seni saklayacağım inan. Yazdıklarımda, çizdiklerimde. Şarkılarımda, sözlerimde.
Sen de çayı çok seversin ben gibi, yağmuru da ben sen gibi. Yağmur yüreklim, sensiz çay ısıtmıyor içimi. Bilmiyorsun ki...
Sakalları şiirle karışık, kitap kokan ve rüzgarla konuşan bir adam... Sen bir gün var olacaksın dünyamda, inancımda. Olur ya, seni seviyorum diyemem. Mavi derim, gökyüzü derim, kuşlar ve sonbahar; gerisini sen anla...

"Ne Okuyorum?"dan Ah Mine'l-Aşk


Ah Mine'l-Aşk, İskender Pala'nın yazdığı, ilk baskısı 1999 yılında Ötüken Yayınları tarafından yayınlanan, Divan Edebiyatı, Divan şairleri ve aşk konularını ele alan bir eserdir. Bunların yanında eser; Osmanlı Tarihi'nden olaylar, hikâyeler ve örnekler ile zenginleştirilmiştir. 
Şubat 2006'da 7. baskısı Kapı Yayınları tarafından yapılan kitap, 7 bölümden oluşmaktadır.
Evet, yine bir İskender pala kitabı. Hele ki kitabın son elli sayfasın beni kendimden geçirdi. Gerek Fuzulî gerek Nedim gerekse de Şeyh Galibi anlatışı mükemmel. Tadı damakta kalacak harika bir eser. İnsan yazacak, yorum yapacak kelime bulamıyor,  adı gibi tadı var... Mükemmel bir yazım tarzı, divan şiirinin ustaları kaleme alınmış; Fuzuli en sevdiğim şairlerden biri, divan seven herkese tavsiye ederim. Klasik Türk Edebiyatını gençlere sevdiren bir kalemin elinden çıkmış çok güzel bir eser. Aşkın ufacık bir zerresini yüreğinizde hissediyor ve Divan Edebiyatına ilgi duyuyorsanız mutlaka okuyun.
Şimdi de sizlere biraz kitabımızın bölümlerini tanıtalım:

Feth-i Kelam için (Giriş Bölümü)
700 Yılının Şiiri diyerek başlıyor yazar kitabına ve Osmanlı şiirinin tıpkı Osmanlı Devletinin hukuku, felsefesi, dili, mimarisi, musikisi gibi kendi ulusal kültürünün bir parçası olduğunu belirtiyor. “Toplumu bütün acıları ve zevkleri, bütün sosyal ve beşeri çağrışımlarıyla kucaklamış bir edebiyatın binlerce, on binlerce eserini yok saymaktan, kültürel aforizmalar ile gündem dışına itmekten” yakınıyor ve bunun en önemli problemlerimizden bir olarak gösteriyor. Ve bununla ilgili olarak ekliyor; “Bizim nesil, Osmanlının kendisi gibi yüksek kültürünü ve o kültürü taşıyan şiiri de reddetti. Onu halktan uzakmış gibi göstermeye, fildişi kulelerde ahbap- çavuş pazarlıklarının metaı gibi tanıtmaya çaba harcadı. Tek haklı iddiamız. Dilinin artık anlaşılmaz olmasıydı ama yazık ki bu da onlardan(şairlerden) değil, bizden(okuyamayanlardan) kaynaklanıyordu.”
İlerleyen satırlarda Osmanlı şiiri ve şairlerini konu alıp, onları kategorize ediyor. Yine yukarıda ki sorunlara dem vurduktan sonra Osmanlı şiirini tanıtmaya, okurun Osmanlı Şiirine olan ön yargısını kırmaya çalışıyor.
Divan Edebiyatı'nı Anlayabilmek
İskender Pala bu bölümde Divan Edebiyatı'nın genel kanının aksine anlaşılmaz bir edebiyat olmadığını “Fuzuli'yi Baki'yi Nedim'i anlayabilmek için üniversite eğitimine beş yüz kelimelik bir repetuvarın eklenmesinin yeterli olacağını” belirtiyor.
Aşkın İlinden(aşkın yalın hali)
İskender Pala bu bölüme saltanat ile sanat arasında ki ilişkiyi irdeleyerek başlıyor. Ortaçağ'da gerek Batı'da gerek Doğu'da saltanatların sanat vasıtası ile kendilerini gelecek kuşaklara anlattığını, sanatın da kalıcılığını saltanat ile sağladığını belirtiyor. Yazara göre Osmanlı Hanedanı zamanında bu durum daha belirgin hale geliyor. “Osmanlı padişahlarının birçoğunun sanatla ilgilenmesi sonucu sanat ve sanatçı Osmanlı asırlarında her zaman korunmuştur.” diyen yazar daha sonra sanatkâr padişahlardan örnekler sunmaktadır. Fatih, Kanuni, Yavuz gibi şair padişahların şiirleri açıklanmıştır. İlerleyen kısımlarda Türk Klasik Şiirinden örnekler verilmeye devam edilecek ve Osmanlı'dan Cumhuriyet'e şiirde Türk kimliği incelenecektir.

Arka kapaktan
Aşk, yerine göre yol olur yürünür, yerine göre iman olur uyulur. Bazen ateş olup yakar, bazen deniz olup boğar. Sultan olur ülke yönetir, şarap olur sarhoş eder. At olup koşar, kuş olup uçar. Hazine olur viran gönüllerde saklanır, kimya olur hakir toprakları altına dönüştürür. Sır olur saklanır, gonca olur açılır. Gül bahçesi olur kokusuyla âşıkları mest eder, güneş olur âşıklarının ümit meyvelerini olgunlaştırır.
Aşk olunca gönüller birleşir, aşk olunca kıyamet koparcasına hareketlilik olur. Aşk olunca şimşekler çakar, rahmetler yağar. Âlemler kıyama kalkarsa aşktandır. Hastaların şifa bulması aşktandır. Aşk ile döner gökler, aşk ile durur kâinat. Aşk, Mecnun`dan Leyla`ya bir feryat, Mansurdan dâra bir sır, gözden kalbe bir yoldur.
Velhasıl, klâsik edebiyatımızda aşk her şeydir, her şey de aşktır. Bütün bu sayılanlar divan edebiyatına bir aşk edebiyatı dememiz için kâfidir.

5 Ekim 2013 Cumartesi

"Ne Okuyorum?"dan Hasret

 
Hasret- Canan Tan
  Kavuşamayan aşklar her zaman okumaya değer hikayeler çıkartır ortaya. Canan Tan’da son kitabı Hasret ile Kurtuluş Savaşı dönemine gidiyor ve bir Türk ile bir Rum’un yaşadığı aşkı okurlarına aktarıyor. Canan Tan’ın yeni romanı Hasret, mübadele öncesinde başlayıp hasretle sonuçlanan derin bir aşkı ve ayrılığı anlatıyor.
Lozan Anlaşması ile birlikte göçe zorlanan insanlar arasında birbirine aşık iki genç vardır. Biri Türk diğer Rum olmasına rağmen birbirlerini sevmişler ve hayatlarını birlikte geçirmeye karar vermişlerdir. Fakat savaşın kötü yüzü onlarada yansımız ve kader aşklarını ayırmak zorunda bırakmıştır.
Gerçek bir hikayeden uyarlanan Hasret kitabında Canan Tan Müslüman bir Türk genci ile Rum bir kızın aşkını savaşın kötü yüzünü de aktararak mükemmel bir aşk hikayesi anlatıyor.
Son zamanlardaki romanları ile herkesin beğenisini kazanan Canan Tan yine hislerinize hitap edicek bir eser ile çok satanlar listesinde yerini alacak gibi görünüyor.
Çok satanlar listesinin en önemli müdavimlerinden Canan Tan’ın yeni romanı Hasret, geçmişin toplumsal çalkantıları içinde yarım kalmış, parçalanmış, kırık bir aşk hikâyesini anlatıyor. Gerçek bir yaşam hikâyesinden alınan ve mübadele döneminde onulmaz bir hasrete mahkûm olan bu aşkın izleri Cumhuriyet öncesine uzanıyor.
Romanın başkahramanı, 1920’lerde Kırşehir’in Keskin ilçesinde yaşayan Tacettin adlı bir genç. Köklü ve varlıklı bir aileye mensup olan Tacettin’in en yakın iki arkadaşından biri Rum (Aris), diğeri Ermeni’dir (Artin). Tacettin, arkadaşlarıyla gittiği tavernada, mekânın sahibi Omorfia’nın kızı Patricia’ya âşık olur. Tacettin’in ailesi bu ilişkiye şiddetle karşı çıkar.
İlişkileri devam ederken Patricia hamile kalır ve oğulları Ali dünyaya gelir. Bu arada Kurtuluş Savaşı başlamış, tüm ülkede olduğu gibi Keskin’de de Rumlarla Müslümanlar arasında gerginlikler baş göstermiştir. Lozan Antlaşması öncesinde, mübadele sözleşmesi imzalanır. Keskin’deki Rumlarla birlikte Patricia, annesi ve üç yaşındaki Ali de Yunanistan’a gönderilir. Tacettin derin bir hüzne düşmüştür.
Selanik’e gelen Patricia, Omorfia ve Ali ise bu şehirde zorlu ve yeni bir hayata başlayacaklardır.
Canan Tan’ın Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan yeni romanı Hasret, parçalanan bir aşkın toplumsal arka planını çarpıcı bir şekilde çizerek, bugünün tartışmalarına da bir gönderme yapıyor. Romanın odağında aşk duruyor, din, dil, ırk gözetmeden. Ayrılık keskin bir bıçak gibi ayırıyor âşıkları. Gözyaşı romanın kahramanları kadar okuru da esir alıyor zaman zaman. Yaşanmış hikâyelerin tüm gücünü ve etkisini gözler önüne seriyor Hasret.
İçinde gerçek yaşamdan kesitler bulunan romanlara oldum olası bayılmışımdır. Romana inanmamı, samimiyetini hissetmemi kolaylaştırır. Hasret’te böyle bir romandı. Kurtuluş Savaşı öncesinde Müslüman bir adam ile Rum kadının aşkını ve Müslüman ailenin kızı reddetmesi sonucunda yarım kalan bir hikâyeyi anlatıyordu. “Kavuşamazsan aşk olur” sözünün doğruluğunu kanıtlar gibiydi. Tacettin ve Patricia’nın aşkı hızlı ve tutkulu bir şekilde başlıyor, ancak mübadele sırasında devlet eliyle aralarına kapatamayacakları bir mesafe koyuluyor. Birçok yerinde gözlerimin dolmasına engel olamadığım bir roman okudum. Canan Tan’ın özellikle mübadele konusunda yaşananlar hakkında çok araştırma yaptığı ve konuyu gerçekliği ile yazmayı hedeflediği çok açıktı. Bazı kitaplar boşuna çok satanlar listesine girmiyor, okunmalı mutlaka…
Altını çizdiklerimden;
"Kandillerin ışığı siyaha yürüdüğünde, gözlerini bana bırak; ışığım olsunlar..."  S-45
“Araya girenmesafeler, saman alevi misali gelgeç sevdaları silip götürürken, kor ateşe özdeş aşkları daha da harlandırır ya…” S- 50
“Din, dil, köken gibi değerler, kimseye zorla kabul ettirilemezdi.” S- 89
“Doğduğumuz, büyüdüğümüz, bin bir sevinç ve üzüntüyle yoğrularak üzerinde yaşadığımız memleketimizden koparılıp, bilmediğimiz diyarlara göçüyoruz. Ve o diyarların adına vatan diyoruz. Köklerinden sökülmüş ağaçların başka topraklarda kök vermesi kolay mı?” S- 144
“İmkânsızlıkların farkında olsa da ümit etmekten vazgeçmiyordu insan.” S- 204
“Büyük acılarla yara almış insanlara, “zaman her şeyin ilacıdır” lafı küfür gibi gelir.” S- 208
“Yeni doğan her bebek yeni bir umuttu. Umudu avuçlarında taşırdı bebekler…” S- 310
“Vuslatın hayali vuslattan tatlıdır…” S-340
Arka Kapaktan;
Lozan antlaşmasının öncesinde imzalanan mübadele sözleşmesi, bir buçuk milyona yakın insanı yerlerinden yurtlarından ederken, geride parçalanmış hayatlar, boynu bükük aşklar ve nesiller boyu sürecek hasret hikâyeleri bırakacaktır.
Tıpkı Tacettin’le Patricia’nın hikâyesi gibi…  

14 Eylül 2013 Cumartesi

Görücü Usulü Aşk

 
Artık hiçbir şeyin değişmesine imkân yok. Lüzum da yok. Bazı mevsimler bir günde gelir... Her ömrün bir eylülü vardır. Elbet aşksız da döner dünya, sadece daha yavaş geçer zaman. Sen yine oralardan beni özle, ben buralardan hissederim. Bıraksan da elimi, sevgin bana yeter. Sen, denizsin; farkında değilsin. Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.
Ne güzel üşümek eylül sabahlarında ve sevmek seni, çocukça, doyası.  Sakalları şiirle karışık kitap kokan, rüzgarla konuşan adam.. Canı cehenneme sözlerin, notalar daha iyi anlatıyor. Bazı müzikler, sizi daha önce hiç bulunmadığınız yerlere götürür. Sonbahar geldi, üşüyeceksin.Ama sonbahar sevme zamanı; seveceksin..
Kimseye kırgın değilim fakat içimi derin bir acılık kaplıyor. Küfür etmediğim, hakeden insanların olmadığı anlamına gelmez. Eğer kafan dağınıksa ne yazabiliyorsun ne çizebiliyorsun, anca kalemle yeni oyunlar icat et.  Çok zor, yürek yanarken nasip deyip susmak .
Hayallerimi çizebiliyorum, yazabiliyorum ya o bana yetiyor. "Yeryüzünün öğretmeni" olabilmek için, "gökyüzünün öğrencisi" olmak lazım. Derler ki aşıklar doğarken ikiye ayrılan bir ruhtur. Ve bu iki parça her zaman birbirini bulmaya çalışır. Hani o yüreğinizde olup kimsenin bilmediğini sandığınız bir şey var ya; heh işte onu Allah biliyor, üzülmeyin. 
Ezelden yazılmış bir hayat bu. Her hayat gibi evveli… Oysa ahiri bana özgü. Her satırı vakfedilmiş. Al bu hayat senin denilmiş, yaşa yaşayabilirsen, ben yürümüşüm bana sunulan hayatın satırlarına…
Çocukluğumda takılmış gözlerim siyah-beyaz filmlerdeki aşklara…
Aşk rüyaları kurmuşumda bahtıma görücü usulü bir tanışıklık düşmüş. Nasibim demişim ve akmış içime, karışmış nehirlerime sevda…
Kalbime satırlar yağıyor… Satırlar yüreğimi yıkamaya başlayınca, hayatımı taşıyan varlığım ne yapar? Sormuştum da bilememiştim… Ta ki içimi yıkayan satırlar kalbimdeki hayat dokunana kadar…. Ezelden yazılmış bir hayat bu. Herkese aşikâr oysa yaşayanı ben… Bir sevda bir hayat nasıl bedel yazar? Aşkın kabahati yok… Aşk dokunur kalbe, nedensiz değildir. Sevgili bilmese de…
Bir fincan kahvede hatır izin kalır sevgili…
Aşk: Nöronların uyanıp beyni uyarması sonucu selebral kortexin frontal lobundaki miyelin kaplı aksanlara ulaşmasıdır. Bunca yolu geçiyor işte gözlerin. Sonrada yüreğimde 9.5 şiddetinde depreme yol açıyor. Tabi bunları her zamanki gibi bir kalem, bir kağıt, bir bardak çay ve bir Allah biliyor.
Canım sıkıldıkça çay içiyorum. Çok içiyorum. Bazen ara veriyorum tekrar içiyorum. Çay.. Gözlerin gibi. Bilmem, gözlerin böyle bir bardak demli çay gibiydi. Sıcacık, taze, canlı…
Konu açılmışken: gelecektin, gelmez oldun. Çay demledim sıcacık; ellerini, yüzünü, yüreğini, tüm soğuk yanlarını al da gel, içelim. Bir gün gel, çay içelim. Salacakta. Kız kulesine karşı. Hikaye bile anlatırım sana. Tüm bildiklerinden başka. Şansımız varsa yağmur da yağar, Zeki Müren de çalar… Yürürüz… Bir yol, bir yağmur, bir şarkı; yürürüz…
Sonra ben hikayeme başlarım, sen dinlersin… Ben anlatırım:
Bir zamanlar güzel bir kız yaşarmış. Saçlarını rüzgar okşar tararmış. İpekten ince kirpikleri, gülermiş hep bebekler gibi .
 Bir zamanlar güzel bir kız yaşarmış. Pamuk gibi beyaz elleri, sepetinde kır çiçekleri, Saçlarını rüzgar okşar tararmış. Şapkası kırmızı, gözleri mavi, üstünden düşmezmiş mor bir entari. Şapkası kırmızı, gözleri mavi, yokmuş bir benzeri yokmuş emsali. 
Bir zamanlar güzel bir kız yasarmış. Bir zalimi görmüş ona aldanmış. İpekten ince kirpikleri, gülermiş hep bebekler gibi; bir zamanlar güzel bir kız yasarmış. Pamuk gibi beyaz elleri, sepetinde kir çiçekleri, gözyaşıyla solmuş mazide kalmış.
Kaybolmuş şapkası gözleri nemli, yollarda eskimiş mor entarisi. Gel zaman git zaman kalbinde sızı, zalimin sevdası mahvetmiş kızı. Kaybolmuş şapkası gözleri nemli, Denizler ağlarmış o günden beri .

Ve belki başka hikayeler, başka şarkılar, başka yollar, başka yağmurlar… 

1 Eylül 2013 Pazar

Yine Mevsimim Eylül

 

Sokak bomboş ve olabildiğine karanlıktı.. Etrafta yaprak hışırtısı ve topuk sesimden başka yaşam belirtisi duyulmuyordu.. Hissediyordum.. Geliyordu.. Usulca yanaştı, yanağımı okşadı, saçlarımı savurdu.. Ardından koluma girdi ve beraber yürümeye başladık.. Evet aşık olmuştum.. Adı; Rüzgar'dı.
Yine bir Eylül rüzgarı… Bambaşka bir sabaha açmıştım gözlerimi ya bu sabah ya da öyle bişeylerdi, bilmiyorum. Eylül bende başka sanki. Yine İstanbul Hanımefendisi gibi arz-ı endam ederken yeryüzüne kirpiklerime takıldı gözyaşları ve saçlarıma dolaştı rüzgarı…
Islak sokaklar mevsimi başladı yine tüm güzelliğiyle. An itibari ile Eylül mevsim! Koskoca 12 ay bıraktık geride geçen Eylül’den beri. Eylül de biz de birer yıl yaşlandık tabi. Ne çok şey gördük bu yıl… Yıkımlar, gidişler, dönmeyişler, vedalar, katliamlar, yürek burkulmaları, yürek sızıları… Şimdi Eylülde doğayla yavaş yavaş sararmanın vakti; vakit içimizde biriken yada birikmiş tüm zehirleri atma vakti, vakit bir akşam vakti bahçede, balkonda, çardakda son günlerimizi yaşarken bir bardak çay ile eylüle teslim olma vakti…
Bugün yeni bir mevsime uyandık hep birlikte; ama bir eksik, belki bir fazla, belki özlemle, belki sevinçle sevdayla… İnsan yıllar, aylar geçtikçe hep sanki daha korkarak atıyor adımlarını, şimdi yine bir Eylül rüzgarı savuracak bizi dünyanın farklı köşelerine. Farklı oksijenleri tükettireceğiz belki de beynimize. Bir sabah gözlerimi başka bir şehirde açacağım kimsesiz, tüm sevdiklerim geride. Hümeyra gibi “öyle uzakki yerim uzakları aşıyor, bütün özlediklerim benden ayrı yaşıyor” diyeceğim belki, belki “bir kördüğüm ki içim çözdükçe dolaşıyor” olacak içim, ah içim, gönlüm kalbim..
Korkuyorum…
Korkma. Korktukça yollar azalmıyor. Korktukça insanlar kavuşmuyor birbirine. Sanki asırlardan geri sayıyorum seni. En sakin, en manidar, en kimsesiz sesimle adını çağırıyorum. Adın tüm anlamlarından sıyrılıyor sonra… Ah adın… Adın bir duaya yaraşacak kadar temiz, piyanodan dökülen en bulunmaz ezgi, dolunayın geceye kattığı ışık kadar berrak adın…
Bir cümleyi bitirmek değil istediğim bazen nokta ile, virgül ile yeniden yeniden yazmak istiyorum adını kağıda. Ne kadar tekrar etsem yetmiyor. Öyle ki ne kadar çok kelime söylesem seni anlatırken o derece adının saflığını kirletiyor mürekkep.
Güneş yüzüne değerse diye kalbim kırılıyor, ah bir ses aşina olsa kulağına… Dizlerimiz yara bere içinde, düşlere düşüp düşüp çıkıyoruz. Uzakta olmak yüz yüze gelememek değildir ya, biliyorum ki ben seni arıyorsam sen de beni arıyorsun… Korkmuyorum aramaktan yorulursam diye, ‘çünkü yeniden buluşacağımızı biliyorum ilahi bir ebediyette…’
Tesadüflerin gücüne inanırım, kelimelerin gücüne inandığım gibi. Filmlerden etkilenmek gibi, kitaplardan, insanlardan, şehirlerden, ilkyazdan, yollardan etkilenmek gibi bir huyum vardır. Bazen öyle bir an olur ki hayatta, belki dünyayı değil ama senin dünyanı değiştirir.
Sana yazmadığım zamanlarda kelimelerle arama yıllar giriyor.  İnce bir yolun sonunda yalnız kalıyorum. Her şeye alışılırdı, kelimelerden uzak kalmaya, ait olduğum şehirden ayrı olmaya, ege sahillerinde geceyi sabah edememeye bile alışılırdı, bilseydim ki gözümü kapattığımda seninle aynı rüyayı göreceğim. Bilseydim ki göl evinin önündeki iskelede boylu boyunca uzanıp sesinden en güzel bölümleri dinleyeceğim, en sevdiğim kitaplardan…
Hayatın nereye gideceğini bilmemek çok huzurlu değil mi? Hangi yola döneceğini, hangi okula gideceğini bilmemekten, hangi insana senden bir şey vereceğini bilmemekten bahsetmiyorum. Ama ben mesela can sıkıntısından o öğrenci derneğine girmeseydim, eğer Malta toplantısına gitmeseydim, okuldan toplantı için bana burs çıkmasaydı, uçağımı kaçırsaydım, gelmeden birkaç gün önce yaşadığım ruh haline yenilip kararımı değiştirmeseydim hayatım nasıl olurdu? Hangi ülkede olurdum, hangi insanları tanırdım? Bunu bilmiyorum. Bir şey bilmemek ne derece huzurlu olur diye sorsalar, pek düşünmezdim bile. Ne saçma soru derdim. Meğer gün gibi aydınlıkmış…
Şimdi mevsim Eylül! Ancak bir mevsimin gücü yeter çünkü olanlara. Eylül başlı başına bir mevsim; Eylül Mevsimi! Tabi Eylül Mevsimi Sezen Aksu getirir, ya da bana öyle gelir; bilmiyorum…Bi kitap yazsaydım adını Eylül Mevsimi koyar Eylül’ü anlatırdım.
Islak sokaklar mevsimidir Eylül. Islak sokaklar mevsiminde ıslanmış yüzler hep yere bakar, müziğe ve bir bardak çaya sığınır insan… Bu mevsimde vitrinleri az sulu rakı gibidir bu şehrin, her adımın yalnızlığa uzanır. Yalnızlık… Olsun o da güzel; nasıl olsa her yolun sonu çıkmıyor mu yalnızlığa, yalnız insanlar sokağına?
Kahveler dert yüklenir bu mevsim, çayları daha bir demli. Twilight gibi bi efsanedir Eylül de… Soğuk kış akşamları nefesinizi görebildiğiniz kadar gerçek aynı zamanda. Ne ironik bir durum…
Bu ironi biz ölene kadar devam eder; bu ironi, yetmiş yaşında bir kelebek düşlemek gibi, ömrünü o kelebeğe bağlamak gibi… Eylül biraz hüzün, biraz da ölüm gibi…
Gözlerimi kapıyorum ve hayal ediyorum; bir sokak, tepemde ince bir yağmur, yüzüme vuran şarkı kulaklığımda ve saçlarımı öpen rüzgar….  Aklımda olanları aklıma getirmiyorum şimdi zira o sahnede düşünülmesi gerekli. Sonra yürüyorum, gücüm yettiğince yavaş yavaş ama derin. Sokak bitmiyor; ben bitiyorum, düşündüklerim bitiyor ama yol ve şarkı bitmiyor. Sonra tekrar kafamı yoruyorum, gücümü topluyorum, bu hava hep böyle kasvetli mi Almanyadaki gibi yada hep İsviçredeki gibi soğuk mu, düşünmeye dalıyorum… Şarkı bitiyor bu defa düşündüklerim bitmeden bir şarkı daha lütfen? Yol bitmiyor ama yol hiç tükenmiyor. Bilmediğim görmediğim sokaklar keşfediyorum. 
Bir sokak köşesinde sıcak bir mekan, asfalyalarımı dinlendirmek için oturup bir çay söylüyorum; bu defa içerden bakıyorum o anda bir yağmur damlası diğerine karışıyor, bir başkası hızla cama vuruyor kendini intihar ediyor, damlalar birbirini kovalıyor, o an aklıma felsefe dersindeki o an geliyor:  felsefe dersindeyiz Felsefeci 'düşünce nedir' onu anlatıyor. Dışarda ise yağmur yağıyor. Benim içime yağan düşünce yağmurundan habersiz anlatıyor işte. Pencerenin kenarında düşünüyorum içimdeki bu karışıklığı. Ki sorular dışardaki yağmur damlaları gibi birbirini kovalıyor. İçimi izler gibi izliyorum bahçedeki öğrencileri. Onlar ben ve korumaya çalıştığım değerlerim; düşünceler yağmur. Nereye gitsem, kaçamıyorum... O anı tekrar yaşıyorum sanki, ben bunları düşünürken bir damla daha intihar ediyor, bir diğeri sevdiğine kavuşuyor, derken tam o anda garson kahvemi getiriyor.
Malum çayın kalabalıkla arası iyi, kahve yalnızlık ister hikayemiz yalnız… Dar geliyor her yer sanki, yeni yerler görmek istiyorum, yeni insanlar tanımak ama bu ülkede değil. Bambaşka ülkeler görmek istiyorum. Garson kahvemi bırakıp giderken damlalar acele ediyor intihar etmek için bense planlarımı gözden geçiriyorum; Manhattan planlarımı derken şehirler sıralanıyor gözlerimde, okulumla gidebilecek olduğum şehirler; Manhattan, Oslo, Paris, Roma, Venedik, Berlin, Hamburg, Newyork ve Londra… Sahi gezer miyim tüm bu şehirleri? Bilmiyorum… Aslına bakarsanız şu sıralar hiçbir şeyi bilmiyorum.
Bu sene Eylül farklı bi şehir getiriyor bana; bu sene Eylül yarı İstanbul, yarı Konya… “Bu sene iki farklı şehir getiren Eylül seneye başka ülkeler getirir mi acep?” diyorum kendi kendime.
Kimbilir gelecek Eylül nelere gebe?
Ben şimdiki Eylülü yaşamayı seçiyorum şimdilik, benim için Eylül yılbaşı sanki, her şeyi akışına bırakmaya söz veriyorum bir kez daha, kendime bunu sık sık yaparım.
Tüm bunlar arasında kahvem bitiyor ve hesabı ödeyip çıkıyorum. Yol beni bekliyor bıraktığım yerde. Yağmuru da bıraktığım yerden alıp bıraktığım yerden başlatıyorum yeniden müziğimi.. Unutmayın; yollar bitmez, şarkılar bitmez, yağmur bitmez, akıldakiler bitmez…Şimdi Eylülün tadını çıkarmak mesele malum önümüz kış, habercidir Eylül, kışın habercisi. Oturakları, sokakları, ağaçları karlar örtmeden tadını çıkartmak gerek. Çabuk geçer Eylül ve bu mevsim, sonra bir bakmışsınız her yer "kar" olmuş.
 Keyifli Eylüller herkese, mutlu Eylüller.. Sağlıcakla Eylülcüler…

31 Ağustos 2013 Cumartesi

"Ne Okuyorum?"dan Rüzgârlı Pazar

 

Hangi Kutlu kitabını okusam diye kitapçıda dolaşırken bir yerlerden kulağına çalınmış “Rüzgarlı Pazar”. Alıp, çıktım! İyi ki de hiç düşünmeden alıp çıkmışım.
Hikayenin derinine inmek istemiyorum çünkü okuyup; hissedin yazarın yoksulluk adına anlatmak istediklerini. Büyük şehrin modern insanlarına kaybettiklerini anımsatıyor belki de. Durup bakmayı her gün önünden geçtikleri, geçip gittiklerini başlarını kaldırmak zahmetinde bulunmadıkları insanların hikayesidir. Herkesin kendince yorumlamasını, gönlünde harmanlamasını isterim. Hikayede ilerledikçe akan giden şehirlerin ne kadar ruhsuzlaştığını, betondan başka bir şey olmadığını, kimsenin kendinden başka derdi olmadığını fark ettiriyor. Okudukça gönlümüze ferahlık gelmiyor belki ama isyan da ettirmiyor. Yoksulluğu kanıksatıyor mu bilemem ama “yoksulluk yol olsun! ” dedirtiyor herkese.
Bu hikaye; Duran’ın, Nimet’in, Cesur’un, Doktor’un, Şapkacı Bacı’ nın, ne alırsan bi milyoncu, antencinin kısacazı Rüzgarlı Pazar’ın hikayesidir. Mustafa Kutlu'nun sade ve gerçekçi bir üslupla kaleme aldığı Rüzgârlı Pazarın müdavimleri bunlar. Hepsinde kendimizden bir parça hikâye aktarmıştır usta kalem. Tek solukta okunan kitapta her bir sayfada bir sonraki sayfanın meraklı duruşu vardır.
“”İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.”” diye başlıyor, Mustafa Kutlu’nun hikâye kitabı ‘Rüzgârlı Pazar.  Yüzlerine bakılmayan, sesleri duyulmayan, evleri bilinmeyen yoksulların hayatını anlatıyor Kutlu. Her gün yanlarından gelip geçtiğimiz, bir korkuluk demiri, bir ağaç gövdesi yerine koyup, yüz çevirdiğimiz insanların iç seslerini duyuruyor. Ne de güzel anlatıyor! Yukarıdan, acıyarak, horlayarak bakmadan, yanı başlarına çömelerek, sesini seslerine katarak, sigaralarının dumana, simitlerinin susamına, çaylarının buğusuna ortak olarak sokağın o katıksız, yalın, harbi dilini konuşarak nasıl da yazıyor yoksulluğun kitabını.. “”- Bu rüzgâr neyin nesi? - Samyeli, Sam! - Kim lan bu Sam?””
Sıradan bir semt pazarında bizim göremediklerimizi görüyor Mustafa Kutlu. Bizim hep birer satıcı olarak gördüğümüz o insanların hayatını samimi bir üslupla dile aldığı bu kitapta, iyiyle kötünün mücadelesini de başarılı bir şekilde anlatmış. Sonuç olarak iyilerin kazanması, hikayenin mutlu sonla bitmesi de hoş olmuş.
Topluma ‘yukarıdan’ değil, ‘içeriden’ bakan bir hikâyeci Mustafa Kutlu. Anadolu insanının ruhunu okuyan, sokağın nabzını dinleyen bir yazar. Bu yüzden ‘sokaktaki adam’ın hülyalarını, çaresizliğini, küçük mutluluklarını; köyden kente göçün açtığı yaraları, kimse onun kadar sahici anlatamıyor. ‘Rüzgârlı Pazar’, Kutlu’nun hayli zamandır kafa yorduğu ‘yoksulluk’tan süzüp çıkardığı nefis bir hikâye kitabı. Artık her sonbahar okumaya alışık olduğumuz ‘uzun hikâye’lerinin sonuncusu. Yine o bildiğimiz duru, akıp giden; fazlalıklarını çoktan, uzak vadilerde bırakmış aydınlık dil… O rahat, şakacı üslup; Anadolu ârifâneliğini şehir bilgeliği ile birleştirmiş o zarif anlatıcı… Sıradan bir halk adamı, gönlü yüce bir derviş. Baksan, ‘Ben de yazarım bunları.’ dersin. Kolaysa yaz!.. ‘Rüzgarlı Pazar’ gösteriyor ki, Mustafa Kutlu, artık hikâyeciliğini getirdiği yerde tek başına duruyor ve orada, dilini her gün biraz daha yalınlaştırarak, atılacak ne varsa atarak, hatta hikâyeci sıfatını da bırakarak yazıyor. Yazmıyor, konuşuyor, hikmet diliyle anlatıyor. Edebiyat yapmaya gerek duymuyor, hayatın hiçbir süse hacet bırakmayan sadeliğine, sıcaklığına ayna tutuyor. Rüzgârlı Pazar’ı okuyun, yüzüne bakamadığımız yoksul insanların masalı o.

‘Yoksulluk içimizde’ değil mi bizim?
Arka kapak diyelim:
"İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.
Hazirana yakın, Mayıs'ın bilmem kaçı.
İğde nerede?
Otoların geçtiği köprü ile, yayaların yürüdüğü üst geçit arasında.
Orayı ağaçlandırmışlar.Çitlembik, mazı, erguvan, akasya, hatmi ve tanımadığım bir sürü ağaç.
Yahu gözünü sevdiğimin iğdesi, sen oraya nasıl geldin?Bir kuşun gagasında mı; yoksa bir yandan yürüyüp öte yandan iğde yiyen, çekirdeklerini sağa sola atan, elleri cebinde, başı havalarda bir bozkır çocuğunun eseri misin?"