17 Mayıs 2014 Cumartesi

Kelâm-ı Tirad


Yazamıyorum sanki artık. Kelimelerim eksik, kelimelerim yarım. Adil Erdem Bayazıt’ın satırlarında buluyorum artık kendimi. Yazmak yaralarıma merhem, yazmak içimin yangınını söndürüyor şu ateşin önünde. Acının kokusuna gelirmiş şair; ne de olsa yalanın hüküm sürmediği tek yer şiir.
Biraz yorgunum, kavgaları birikiyor insanın… Her uzvundan ayrı ayrı taşıyor acısı zamanla. Yaşımdan yorgun, yaşımdan telaşlıyım bugünlerde. Bindokuzyüzyetmiş kokan bir sandığın dibindeyim. Bir dokunsan yüzüm yetmiş yerinden pare.Kaç yaşımdayım sahi? Saymadım, bilmiyorum. Belki kırklarımdayım, belki otuzlarımda. Belki de doksan sene yuvarlandım bu dünyanın sırtında. Hiç bilmiyorum. İnsan büyüdükçe anlıyormuş bazı zihin karışıklıklarının sebebini.
Bilincindeyim doğan ayın, eriyen karın, akan suyun ve usul usul tükenen zamanın. Geçiyor, pervasızca geçiyor.. Çıngıraklı kuyruğunu sallayıp zaman. Artık soğuk ve kimsesiz geçtiğimiz sokaklar. Zarif bir hüzünle çiziyor aklımda seni gece. Gönlü güzelim, bu sıfata en çok gidenim, canımın şiiri, canımın en tatlı köşesi. Kanatsız yaralı bir kuşum yokluğunda. Nereye çarpsam yüzün, nereye dönsem sevda yüklü bu hüzün… Boşlukta kırık bir dal yüreğim, kederiyle sallanan. Bütün şehir uykusunda ölü bir yılan. Bütün şehir, biz ayrıyken hayalet bir gemi. Telaşlı bir vedayla tam kalbinden su alan. Artık yollar uzun, yollar aramızda dert…Baharın rayihasından akıp coşan çiçeklerle hatırlıyorum lise yıllarımızı. Hazanların nazlı kızı sonbahar…
 Artık mevsim kış. Serin bir sabahın huzuruna eğilip toprağı öpüyor yapraklar. Her şeyin rengi soluk bu günlerde. Her şey kirli bir sarıya dönük. Tozunu yuttuğumuz zamanın kollarında uyuyor şimdilik gençliğimiz. Anılar eskinin rüzgarıyla ile aklımın kıyısına vurup duruyor. Birbirine vuruyor herkesten saklı. Kendi ikliminde kayıp, derin kabuklu yaralarımız… İçimden akıp yükselen, özlemlerine değen derin bir kış hikayesi bu. Merdivenlerinde koştuğumuzu, sıralarında sırdaş olduğumuzu, kaybettiklerimizi, gidenleri…Bazen akan bir film şeridinin tek kare donan bir fotoğrafı gibidir ölüm. Biliyorum yakınız, biliyorum her insan oruçlu doğar ölümün iftar sofrasına… Ama hatırlıyorum işte; yağmurlar altında okuduğumuz o şiirleri hatırlıyorum. Sahi ne severdik edebiyatı biz. Biz hemen hemen her yerde edebiyat parçalardık, bazıları ise edebiyatın kendisini parçalamak isterdi anlamazdık. Edebiyata olan düşmanlığı harflerin harbi paklar ancak ama bunun için çok okumak lazım. Okuyup anlamak, bilmek lazım. Çünkü insan en çok bilmediğine düşmandır. Edebiyat gönlümde yarım, yaralı bir şiir olarak kalacak.
Hatırlıyorum yine; kimimize kış kimimize bahar olup canıyla değen babalarımızı… Bu memlekette insanlar belki de en çok baba sancısıyla inliyor. En çok baba deyince aklımıza gelir çocukluğumuz. Mazinin araladığı perdeden sızıyor eski günler. Onlarla kavgalı onlarla sevdalı olduğumuz. En çok baba yokluğunun hüsranıyla kızıyormuş zaman ayrılığın yarasını. Bazen baba olmak geçer aklınızdan babanıza, ne de olsa tüm babalar önce çocuktu. İnsan baba olunca anlıyormuş babasını. Babam  canımın en tatlı köşesi…
Yine fazla duygu yüklendi bu hüzün. Aman şair değil miyiz oğlum biz, bizim fazla duygusal olmayan halimiz mi var? Neyse neyse ne çok anlattım yine; ne de olsa bizim işimiz yazmak, anlatmak değil.