5 Temmuz 2018 Perşembe

Bir Küçük "Deniz Yâresi"

         Çok değil bir salıncak kurmak isterdim göklere yakın yerlerden uzak bir orman içine; bir yanı sonsuz mavi uçurum bir yanı yemyeşil bahar ve sallanmak isterdim sadece, rüzgarın sesi bir de yaprak uğultularıyla örtüşen dalgaların huzurlu sessizliğinde. İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna. Parçaları bir araya getirene kadar ne kadar eksik olduğunu farketmiyorsun. 
         Ben edebiyat dersinden kalan bir şairin şiiriyim; bu kadar işte, bu bu kadar. Edebiyatta matematikten daha fazla problem vardır. Ama siz bunu göremezsiniz. Matematikte uzaklık salt bilmem kaç kilometredir, ölçülür fakat o uzaklığın gönülde açtığı yolu sayılarla ifade edemezsin, kötüsü kelimelerle de ifade edemezsin; bkz. bu çözümsüz bir problemdir. Kalk gel diyemediğimiz, kalkıp gidemediğimiz, beklemek üzere kurulu dünyalarda yaşıyoruz çoğumuz. Beklersek gelecek gibi, geçecek gibi, vuslat hep yakın gibi geliyor. Sorsan hepten sabırsızız ama hepimiz sabırla bekliyoruz bütün imkansızlıkları.
          Ben sizin bende görmek istediğiniz biçimlerin arasına koyduğunuz mesafeyim. Bırakın uyuyayım bıktım kelimelerden. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Geceler bitti. Yolculuklar bitti. Yeni yerler, yeni sabahlar bitti. Önceki haline döndü kalabalık. Sabahattin Ali'nin de dediği gibi; içimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı. 
Birisi tarafından delice sevilmek size güç verir, birisini delice sevmek ise cesaret. Aynı duayı birbirinden habersiz eden iki insan, er ya da geç birbirlerine kavuşurlar. Tabi inandığımız masallarda. Ama yazgısını yaldızlı cokomel kağıtları gibi tırnaklarıyla düzeltemiyor insan. Deniz çıkışıdır bir şehrin, başka diyarlara açılan kapısıdır. Boğuluyorum bu zindanda. Götür beni Andre!
Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu. Çünkü yüzümüzdeki tebessüm içimizdeki gramafonun sesi. Siyah bir adam, mavi bir kadın severse kırmızı olurlar; göğün ardı gibi, en derin okyanusların dibi gibi. Yüreğimde uçarı kuşlar gibi bir garip sızıyla karışık his. Bazı hayaller naif olduğu hadar hüzünlüdür de, mesela bir fotoğraf hayali gibi hüzünlü ve naif. Düşünsene ortak tek bir fotoğrafımız bile yok. Bugünlerde ben; adsız bir özlemim, yağmur yemiş bir deniz gibiyim. Sabah uyanırken başlıyor, gece uyurken yokluyor. Ne uyutuyor, ne terkediyor. Hangi sevdadan dem vurdun, ne ektin göğsüme bilmem ki? Yüreğine, ömrümü eklemek için, boynumu büktüm, ömrümün virgül'ü. Hangi bahar attı seni bu yüzyıla?
       Nar çiçeklerini bilir misiniz? Dünyanın en güzel kokan çiçekleridir, bana göre tabi. Her nar çiçeğinden bir nar oluşur -tabi bazıları da rüzgara kapılıp savrulu gider kuruyarak ama konumuza bu noktadan değindirmek istemediğim bir nokta bu- içinde milyonlarca tanesi; işte sevda da böyledir. Bir çiçek tanesinden başlar filiz vermeye, sonra kocaman bir kapalı kutucuğa dönüşür. Ne zaman ki açılır o kabukları işte o zaman gösterir anca içinde biriktirip büyüttüğü o küçük taneleri. Tabiki her mevyenin her çiçeğin olduğu nar çiçeklerinin de bir mevsimi ve bir ömrü vardır, bekledikleri bir iklim vardır. Çünkü her daldan yalnızca bir defa nar çiçeği açar. Tıpkı nar çiçekleri gibi, sığındığın gönül memleketindir ve her insanın ömrüne de yalnızca bir defa açar nar çiçeği dalları gibi. Düşün ki onlarca insan var, yalnız birinin penceresinde açıyor gönlün. Haritalardan bildiğim o şehirde bir yerde açıyor, benim ömrümün de nar çiçeği.
       Bir gün gelir de bir olursa evimizin penceresi ve kapısı, aynı deftere yazılacaksa eğer alnımızın yazısı; işte o zaman bütün benliğimle gözlerine bakacağım. Ve sana şunu fısıldayacağım; "Hoşgeldin Sevdiceğim".  
Zaten buradaydın, tam sol yanımda. Hiç gitmedin fakat tekrar hoşgeldin. Gönlüme, yüreğime, sana kurulu bu ömrüme. Hiç duymadığın kelimeleri sakladım sana, hiç koklamadığın çiçekleri topladım. Dünyanın gönlünden sevgiyi kopartıp, bütün aşk hikayelerini sana adadım. Bir gece çizdim ikimize, ay ve yıldızlardan komşular yaptım. Derin bir sohbet de koydum masaya; merak etme, çayın altını da yaktım. O kadar çok şey var ki sana biriktirdiğim şu küçücük kalbimde, o kadar büyük bir aşk var ki; bütün avuçları toplasalar sığmaz. Tüm perdeleri kapatsalar yinede saklanmaz. Ve tüm ateşleri yaksalar yüreğimin tam ortasında, inan bana, içimdeki korların zerresini tutamaz.
       Yüreğinin ellerinden tutunca, içimden nehirler gibi akmak geliyor; yollara çıkmak, yolculuklara bakmak geliyor; buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor. Ben bütün yeşillerimi inatçı ayazlara çaldırdım; Sen yüreğimin ellerinden tut. İçinden neler geçtiğini ve neler hissettiğini bilmiyorum ama içimdeki evin bahçesinde ellerinle yaptığım kahveyi içiyoruz birbirimizi izleyerek. Otursak şöyle bir akşam üzeri, bana hiç bilmediğim bir hikaye anlatsan. Denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın.
Ah gönlümün deli çağı!
Ne mi kalır benden sana; ıhlamur kokan soluğuyla, perçemli yeller kalır; hazır yoldaşın olmaya. Bana odanın ışığı kapalıymış gibi hissettirme ne olur. Bir haziran sabahı olacaktır sonra üzülmüşlüğümüzün, örselenmişliğimizin, aldanmışlığımızın ve mağlup oluşlarımızın sonu sıcak bir haziran akşamı olacaktır ne varsa, ne yoksa özleme dair aşka, umuda, sevgiye, insana dair hepsine ansızın kavuşulacaktır.
     Şu sıralar tek hayalim; sessiz sedasız insandan uzak bir deniz kıyısında, rüzgârla dövüşen dalgalar eşliğinde, bir hamağa uzanıp, unutarak bütün sorumluluğumu, fütursuzca kitap okuyuşunu dinlemek sesinden, kocaman yapraklar gölgesinde.
      İçimi titreten bir cümle okudum kitapta; “Muhabbet etmeyi çok sevdiğin biriyle artık iki kelime bile edememek de gurbettir” diyor. Allah'ım esirgesin. Oysa başka bir masalda iltifat ediyordu bilmem kaç yaşındaki bir adam senelerini verdiği kadına; “kıyamet kopsun, senin saçının teline zarar gelmesin” sahi ne naif istek ama. 
    Sarıp sarmaladım en sevdiğim şarkıları, içimde katlanan sevinçleri üzerime örttüm Sessiz gecelerce. Tüm kelimelerim anlam kaybedip yeni bir boyut kazandı sözlüklerde. Gülümse; gamzeler açsın kalbimde, adını duyduğum yerde bahardır mevsim, içime düşer cemre. Bu yüzyılın son sevdası bizimkisi; uçuyorsa bin bir ötüşle göğsümüzün kuşları, denizler üzerindense kanat çırpışları göğe, gülüyorsa gözlerimizde yüreğimiz; sevdamızdan. Dünyadaki en güzel hissiyat şüpheden uzak bir sevgi ve yormadan, yorulmadan anlaşabilme yetisidir. Duvarlar örseniz, o duvarları sevdiğiniz renge boyayacak insanları sevin. Sahi ne güzeldi sevilmek, oysa ne kısaydı hayat. Hayat, elbet kısa siz uzun uzun gülümseyin.
Sağlıcakla...

22 Nisan 2018 Pazar

Ayrık Otu Kolonları ve Eğrelti Kirişler


Uzak şehirlere bakarken hep merak ederdim neden titrediklerini ışıkların. Sanki öyle garip öyle uzaktan ağlarmış gibi ya da kimsesiz bir şehrin sokaklarında soğuktan savrulur gibi. Ne tuhaf şeydi hayat; olanlar ve olmasını istediklerimiz arasında tahminimizden daha büyük bir paradoks ve düşündüğümüzden çok hızlı şey şu zaman. Sahi zaman dedi mi bir ince bıçak ağrısı saklanmıyor mu sizin içinizde bilmediğiniz bir yerlere. Uzak olanlara tüm bunlar. Çünkü yakındakiler anlamazlar hiçbir zaman uzaklardakiler gibi. İnsanların aralarında bazı bağlar vardır bilinmeyen ve adı konulamayan; sihir gibi, büyü gibi; anlaşılamaz bir hissiyat. Mesela yanı başınızdaki bilmezken, bilmem kaç kilometre uzaktan hissedebilir birileri. Sizin hiç anneniz ağlamaktan içiniz çıktığında ya da bir gece ateşten yandığınızda, sabahında hasta mısın dedi mi? Bir insan her şeye alışır, her şeye katlanır çünkü çamur her şeyi fütursuzca içine alabilecek bir yapıdadır. Bir şehre bakıp hiç koca bi yalnızlık gördünüz mü siz, isyan ederek aklınızın her odasında koşturdu mu mesela gözleriniz? Bir şehre alışmak bir insana alışmak  gibidir. Aynı karanlık sokaklarda kaybolarak öğrenmektir bazı şeyleri. Yeni başlangıçlar hep en sancılı süreçlerden sonra gelir ya hani; kaleniz tam yıkılmaya yüz tutmuşken, bayrağınız tam düşecekken; her daim son bir çıkış kapısı kollar ya yüreğiniz, hani bazen ömrünüzce kaçtığınız bir şeye tutulursunuz;  hayat hep en umulmadık yağmurlarla sınar yüreğinizi ve sizin toprağınızı hep en gereksiz anlarda sular zaman. Bazen miyadını doldurmuşsan bir şehirde, mutluluk vermiş sokaklar da hüzün verebilir. Mesela pencerenizden baktığınızda dışarda koşuşturan anılardan çok eğer düşlerinizde kalmış uzak anılarınız ağır basıyorsa tartınızda, artık gitme zamanı gelmiş demektir.
Bazen gayret kelimesi başını alıp gider ardına bakmadan sözlüklerinizden ve siz sadece arkasından koşturan ama asla yakalayamayan gözlerinizin yollarıyla kalırsınız. Hep benle beraber unuttuklarım. Orda bi yerde eğer duruyorlarsa en özledikleriniz ki hayattaki hiçbir duygu özlemden ağır basamaz kanımca, o zaman içinizdeki gayret diye bağıran kısmınızı duyamazsınız. Uzun ve karanlık gecelerde, kimsesizce tünemişsseniz eğer bi cama artık ordan her bakışınızda aynı duyguları yaşarsınız; insanı bir yerlere bağlayan değerler artık göz görmez olduysa gitme vakti gelmiştir.
Hani böyle en anlatılmaz anlarda dolar ya boğazınıza bir sancı, hani en olmadık anlarda br yumruk gibi düşer kalbinizin orta yerine; işte tam o zamanlada insanları ağırlayan dönüm noktaları ve ikilemler sürüklenecek en ağır rüzgarlardır.
Uzun yollar, ah şu tren rayları. Her bir milinde bıraktıklarınız, uzaklaştıklarınız hayatınızdan götürmeye başlamışsa bir daha o raylara bakmak size umut vermez; artık sadece o ince sızı, buruk bir ağrı kalır elde. Oysa ne çok severdim iki tramvayın karşılaştığı yerleri; sanki birbirine çok uzak kalmış iki nsanın kavuşması gibi. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlış bir öyküdeyim yeniden yazılmaya ihtiyaç duyan. 
Hüzünlü geceler bilirim; sabahlarına kadar karanlığının her anını yaşlarımla ördüğüm ve her sabaha bitirip inatla üzerime giydiğim.
"Hani erken inerdi karanlık hani yağmur yağardı inceden, okuldan işten dönerken ışıklar yanardı evlerde..." 
Ne güzel bir şarkı, ne özlem dolu. Şimdi uzak bir penceren izliyorum hayatı, içimin ışığı bir kandil misali sönmüş denecek kadar cılız yanarken. İnsanlar sevdiği şeyleri yaparken enerjiyi her daim bulurlar kendilerinde oysa eğer mutsuzsanız sadece yorgunluk hissedersiniz iliklerinize kadar. Öyle yorgunum ki olan olmayan olacak olan ve olmayacak şeylerden. Yıllarca uyumak istiyorum içimden hiçbir şey geçmeden. Ne diyordu Sabahattin Ali; “hayatta  hiçbir şeyin benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor ve artık bundan acı duymuyordum”, ne acı yüklü bir cümle. Bir insanın kendi yaşamını hayallerinden sevdiği şeylerden uzak sürdürmeye çalışma çabası ne korkunç.
Özlediğim şeyler var; hatıraları zamanında nasıl mutluluk verdiyse şimdi öyle canımı yakan. Geçmiş geçmemişse hala orda yaşıyorsunuzdur ve bu durum sizi şimdiki zamandan koparır. Geçmişte bi yerlerde sokaklarda koşuşturan kız çocuğu olarak kaldım ben ve onu hala deli gibi özlerken. İki zaman arasında sıkışıp kalmak iki boyut arasında sıkışıp kalmak gibidir; varsın ama aslında yoksun ne orda ne burda. Seslenirsin kimse duymaz dürtersin kimse görmez, sönmeye yüz tutmuş bir mumun titrek alevidir bu. Ve eğer ipin ucu düştüyse bir daha tutamazsınız çünkü yangın büyürken kül eder her şeyi.
Zamanın bu kadar hızlı geçtiğini fark etmediğim zamanların anıları istila ederken beynimi eğer kalbim camı açıp atmıyorsa kendini sekizinci kattan evet hala yolum var demektir.  Yada belki de ömrümce kulağımı kapattığım kalbimin sesini ilk duyuşlarımı dikkate almaya korkuşumdan. Eğer bitmiyorsa hayat denen koşuşturmanız, zaman denen illeti sırtınızda taşırken kalbiniz sizi terketmiş demektir. Sevmek ateş olurmuş derler ki yanmak yalan zamandan uzakken.
Hapsolmak, hapse girmek değildir. Ne farkımız var hapisteki insanlardan belki onlardan çok esiriz bu sınırlar içinde. Aslolan hepimizin içinde, dolması gerekip, esir olduğu zaman. Dönüş yoluna bakıp binlerce totem yaptım belki de geçen arabalarla, sonuç hiç değişmedi hep esir kaldığım bu hayalet şehir.
Var mıydım gerçekten? Bu muydu gerçek yaşamım? Yahut binlerce paralel evrenden sadece birindeki yansımam mıydı bu oluşum? Koskoca bi yalnızlıktan başka bir şey kalmadığında avcunuzda, evet anlarsınız büyüdüğünüzü, sorumsuzca unutamadığınızda her şeyi o zaman sorgulamayı bırakırsınız. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar. Ömrünüzce mücadele ettiğiniz şeylerin peşinden gidemediğinizde, dönen bu çarka boyun eğmek zorunda olduğunuzu hissettiğiniz o ilk anda uzaklaşmaya başlarsınız kendinizden ve hiç bitmeyecek bir yağmurun altında yürümeye başlarsınız ve bir daha hiç bahar gelmeyecek gibi acımasız hisler hücum ettiğinde gönlünüze o zaman duymaya başlarsınız kalbinizin sesini ve susturamazsınız bir daha ki belki de zaman kavramını unutan kalbiniz o zaman bir daha hiç susmazcasına çığlıklar atarken siz ve içinizdeki hiç dokunamadığınız sizleri delirtircesine hükmederken, aklınızdan bütün yollar kapanır. Geç oldu yorgunum, saçımda rüzgar ve beni çağıran uzaklar uzaklar. “Bu da nasıl yazı” deme şimdi, onun matematiği böyle kopuk kopuk oluşu. Kalbine mektup yazamıyor insan.