Hayat dedigin; gece uyuyamamak, sabah uyanamamak arasında gelip gidiyor işte. Uzun ince bi' yolda incelikli bi' hayta; Çalıkusu. Sizde yazın bana, inceliginizi unutmam ;)
19 Şubat 2013 Salı
Öğretilmiş Paylaşılmışlık
Bazı şeyleri paylaşmayı sevmezsin hani. İşte bende insan paylaşmayı sevmem. Odamı paylaşabilirim, kıyafetlerimi paylaşabilirim, dergilerimi paylaşırım; çikolatamı, çayımı, kahvemi hatta ve hatta kitaplarımı bile paylaşabilirim. Velhasıl gel gör ki insan paylaşmayı hiç sevmem, istemem. Ama hep paylaşmayı sevmeyeceklerimi paylaşmak durumunda kaldım.
Mesela annemi babamı paylaşmak istemedim hiç; onları kardeşlerimle paylaştım. Mesela kardeşlerimi paylaşmak istemedim; arkadaşlarıyla paylaştım. Mesela bazı hocalarımı; Hamdullah Hocamı, Fatma Hocamı, Ali Hocamı; onları tüm sınıfla hatta okulla tüm öğrencileriyle paylaşmak zorunda kaldım.. Yada doktorum Tolga Hocayı; onu da tüm hastalarıyla paylaştım. Bir de seni paylaşmak istememiştim. Rüzgarla konuşan adam, bir de seni..
Bir çok şehir gezdim şimdiye kadar. Çok yol geçti ayaklarımdan. Onca şehir gezdim ama dörde bölündüm kaldım esasında. Bir yanım memleketimde daima diğer sevdiceklerimle; bir yanım Ankara'da. Diğer yanımsa İzmir'de kaldı. Kalanımla bense İstanbul'da. İstanbul bir yalan; söylenenlere inanma.
Sen İzmirim; sıcakken soğukmuşsun oralarda. Şimdi yine İzmir yolcususun gönlüm. Paylaşmak zor seni koskoca bir şehirle rüzgarla konuşan adam. Mecburiyet ayrı safhada. Hani sen dönünce daha güçlü hissediyorum ya kendimi ben. Hani sen beni kollardın. Sen yanımdayken derdim tasam olmazdı. İçim dökmek sana kolaydı. Şimdi gidiyorsun yine. Gelişinle gidiyorsun. Oysa hani bırakmazdın sen hiç beni?
Ben İstanbul'da, sen İzmir, reva mı iki gözüm. Bana sen lazımsın kezâ yoksun.
Olsun biliyorumki aslında hep yanımdasın gözlerimi kapadığımda görebileceğim kadar. Yokluğunda çok kitap okudum. Okumaya verdim hep kendimi; hiç boş kalmadım oda alışkanlık oldu seninki gibi. Bu yanımda olmama durumun canımı çok sıkıyor.
Kabul ediyorurm bencilim konu sevdiklerim olunca. Elimde değil. Sen kal istiyorum hiç gitme. Olmuyor tabi.
Sonra baktım paylaşmak istemediğim canlı kanlı her şeyi paylaşıyorum bende hayali olanları seçtim benimle kalsınlar diye. Mesela Casablanca'daki Rick'i, yada Uzun Hikaye'deki Ali'yi, Piraye'yi ama gel gör ki oda olmadı. Şimdi şarkılar var ama onları paylaşmakta güzel; benim yerime konuşuyorlar.
Ben İzmir'i seninle hatırlıyorum; Alsancak'ta geçirilen günleri, Karşıyaka gezmelerini.. Masmavi denizi; gözlerin gibi.. Seninle her yer güzeldi. Bizim oranın yayları; yayların dumanında sen beni bul diye kaybolmak güzeldi. Bursa'da çiçek toplamak, kahve içmek seninle. Zaten senden kaldı ne kaldıysa bana; başta bu kahve alışkanlığım. Sonra dil merakım. Yahut yazmak. Sen öğretmiştin; "yaz kızım" demiştin "yaz, içinden geldiği gibi durmadan yaz; yaz ama dolu yaz boş yazma" derdin küçükken. Paylaşmayı da senden öğrenmiştim. Sen varken her şey kolaydı, her şey güzeldi.
Çok özlüyorum ben seni. Herkesten her şeyden çok. Bir seni bu kadar severdim zaten bir de babamı. Babama emanet ederdin bizi; üstüne basa basa. Sen aklıma düştükçe kalbim titriyor. Ama ağlamıyorum söz verdim ya sana; yani çok ağlamıyorum. Elimden geldiğince işte..
Ne sevinirdim sen döndüğünde İstanbul'a. Sanki kocaman olurdum, büyürdüm. Seninle saatlerce muhabbetlerimz sürerdi hiç sıkılmazdım. "Bi çay yap gel kızım demli olsun sonra dinlersin" derdin. Her çay içişimde aklıma geliyor. Bir de her çay servisinde aynı nakaratı söylerdin; "çay dediğin ince belli bir bardakta ince belli bir bayan tarafından; dudak renginde, dudak payı bırakılmış ve dudak yakacak kadar sıcak olmalı" derdin. En sevdiğin şairdi Abdurrahim Karakoç onun şiirlerini senden dinleyerek ezberlemiştim ve birde Necip Fazıl'ı severdin. "Yürümek istediğinde bas ve yürü yoksa bacakların seni taşımaz der Necip Fazıl" der her defa beni yüreklendirirdin. Bu kaçıncı yıl olacak sensiz?
Annem beni sana benzetiyor bazen. Laflarımda seni arıyor ondan sebep herhal. Ben seni bulamıyorum kimsede. "Yola giderken azığını evden, yoldaşını köyden, abdestini çeşmeden alacaksın; hadi yoldaş gidiyoruz" derdin evden çıkardık saatlerce dolaşır, konuşur, tartışır gece dönerdik eve. Seninle gezmelerimizi özledim Âzizim, sohbetlerimizi özledim. "Kış ola bağlana yolların dostum" diye başlamanı özledim Üstadım. Ah bi gelsen, bi gelsem. Sen uzaklarda ülke, ben gurbette bir göçmen; zamanı durdurabilsem ne sen kalsan ne ben gitsem.
Hayat zor iki gözüm ama her koşulda hamdolsun demeyi senden öğrendik. Vuslat yakın eninde sonunda. Ama yürek götürmüyor işte dostum. Garipki sen hem dayım hem dostum. Neyse özetle ne diyordu şair;
"Özledim; söyleyeceklerim bu kadar kısa ve derin."
https://www.youtube.com/watch?v=gKazUoYR7KQ
16 Şubat 2013 Cumartesi
"Ne Okuyorum?"dan Tehlikeli Oyunlar
Benim bu kitapla aslen tanışmam epey süre önce ama kavuşmam da bi o kadar zor olmuştu. Hemen arzedeyim: Kitapla tanışmam bundan aylar önce severek dinlediğim bir dizi de duyduğum bir kaç satırdan ibaret olmuştu. Gerek okuyan gerek okunan gayet hoştu ve okunulası olduğu kararını aldım. Tabii hemen araştırmaya koyuldum; sordum soruşturdum. Önce kendim almak istedim aradım taradım yok. Sonra bir yere sipariş verdim; bugün gelir yarın gelir derken baktım geleceği yok. Bir süre çevremdeki kişilerden sordum lakin kimsede bulamadım. Bulunduğum kesimin kütüphanesine baktım yine yoktu. Saygı duyduğum hocalarımdan rica ettim onlarda da yok. Aradım taradım yok. Bende en son gittim kütüphaneye sağolsun ordaki beylerden birinden rica ettim kırmadılar beni not aldılar ve getirttiler. Bu seferde yaklaşık 1-2 ay kadarda barkodlanmasını bekledikten sonra sonunda kitaba kavuştum. (Tabiki bu arada boş durmadım okuduğum bir çok kitap oldu.) Kitap şuan benim bulunduğum yerde bulunup okumak isteyenler için kütüphanemizde mevcuttur. "Nasıl bir kitapdır bu?" der iseniiizz:
Tehlikeli Oyunlar, Oğuz Atay'ın ikinci romanı. 1973 yılında yayımlandı. 1970’te TRT’nin Roman Ödülü’nü kazanan Tutunamayanlar’dan sonra yazarla 16 Mart 1971 tarihinde yapılan söyleşide, yazar yeni bir romana başladığını ve 30-40 sayfa kadar yazdığını da şöyle söylemiş:
"Sanırım bu romanın kahramanı da tutunamıyor. Bu konudaki yakınmalarını pek ciddiye almıyorum. Selim kadar haklı değil galiba. Hikmet de (yeni romanın kahramanı) bunun farkında olacak ki tatsız sıkıntılarını dindirmek için oyunlara başvuruyor. Kitabın adı ‘Tehlikeli Oyunlar’ olacak."
Yazar, Hikmet’i yaratırken birçok kaynaktan beslenmiş: William Shakespeare'in Hamlet'i ve İncil’deki kutsal üçlü (teslis) bunlardan ikisi. Hikmet, teslisteki İsa figürünü canlandırıyor. Tanrı ve Meryem Ana’yı çağrıştıran figürler de Hikmet’in aynı gecekonduda yaşadığı (ya da yaşadığını hayal ettiği) Albay ve Nurhayat Hanım karakterleri.
Mekanın gecekondu olarak seçilmesi de tesadüf değil tabiki. Kent kökenli olan Hikmet için gecekondu aykırı bir mekandır ve bunun yarattığı yabancılaştırıcı etki soyut iç dünya atmosferi yaratmak için kullanılmış. Romanda yine Tutunamayanlar gibi iç konuşmalara oldukça sık rastlanıyor ve okuyucuya aktarılan Hikmet’in yaşamının düş mü gerçek mi olduğu netleştirilemiyor bir türlü.
Kişinin kendiyle savaşmasını ve yenmesini, kendini dönüştürmesinin hayati bir sorun olarak algılamaya çağıran, çarpıcı ve sarsıcı bir roman. Romanın başkişisi Hikmet Benol, toplumdaki yoğun kargaşanın temelinde yatan gerçekliği araştırırken, gerçeklerle içtenlikle ilgilenmenin toplumu yönetenlerce tehlikeli görüldüğünü seziyor ve "oyun oynuyormuş gibi" ilgilenmenin ve yaşamanın yollarını araştırıyor. Ve hem "tehlikeli" hem de "oyun"la dolu bir yolda gidebileceği son noktaya kadar ilerliyor.
Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar'ı oluştururken birçok kitaptan ve kaynaktan etkilendiği söyleniyor. Bunların başında James Joyce’un Ulysses’i ve Vladimir Nabokov’un Solgun Ateş’i geliyor. Solgun Ateş’in Tutunamayanlar üzerinde de etkili olduğu söyleniyor. Bu romanın bir bölümünde Oğuz Atay’ın kullandığı yöntem Nabokov’un romanının esasını oluşturuyor. İki roman da ölen birinin ardından yakın bir dostunun yazdığı bir önsözle başlıyor; üstkurmaca, oyunlar, şiirler iki romanda da kullanılıyor.
Tüm bunlara ek olarak; Yıldız Ecevit,"Türk Romanında Postmodernist Açılımlar" adlı eserinde romanın yapısalcı bir çözümlemesini de yapmış.
Tehlikeli Oyunlar, 2009 yılında Seyyar Sahne tarafından tiyatro oyunu olarak uyarlanarak sahnelenmeye başlanmış.
Bana sorarsanız herkesin belleğinin bir köşesinde olması gereken kitaplardan vesselam. Gayet hoş, akıcı, biraz kafa karıştırıcı, şahane bir kitap yazmış Zât-ı Muhterem. Aynı zamanda Oğuz Atay'ın varoluş felsefesi alanında olduğu da araştırmalarımdaki ek bilgiler arasında eğer aramızda felsefeciler varsa onlara not olsun bu. Velhasıl bence okunulası güzel bir kitap. Ben okuyorum, siz de okuyun derim.
Fakat benim de sevmeye hakkım yok mu albayım ? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman, gecekondumda oturur anlaşılmayı beklerim.
Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar ? Sorarım size, nasıl ? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı ?
Ben ölmek istiyorum sayın albayım. Ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum.
Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan, bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.
Kelimeler, kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor.(...)"
Yolculuklarıda Kocaman Severim
Aslında çok severim ben otobüs yolculuğunu da.. Kulağımda müzik, hızlı geçip giden yol ışıkları, farklı şehirlerin görüntüleri havaları..
https://www.youtube.com/watch?v=Ecu7NKRu6Go
Bi' Yol Bu Adı: Ömür
Bi yol var önümde adı “ömür” uzun olup daha başında olduğum.
Durunca bitmedi, koşunca yoruldum; bende yürümeye karar verdim. Firar serbest
bende; müsade bıraktım. İsteyen benimle gelir zaten biliyorum. Dinlenmek için
durduğum her durakta bi kişi indirmek her ne kadar acıtsada artık
umursamıyorum.
http://www.youtube.com/watch?v=ziUKW1ND2gs
Sadece Gülümse
Benim ve diğerlerinin. Biz, sadece birbirimizi bilir gülüşlerimiz için yaşardık saklı bahçelerimizde. Hepimizin gizli bir defteri vardı hem okutmak istemediği hem okunmasından korktuğu, köşe bucak kaçırırdık işte. Her şeyimizi yazardık ya o deftere; ne ayrılıklar, ne başlangıçlar, ne aşklar.. Ne endişeler, ne korkular, ne kırılmışlıklar.. Her gün güneşle yeniden doğardık biz.. Bir önceki günde kalırdı kırılmışlıklarımız.
Küçüktük.. Farkında değildik hiçbir şeyin. En büyük acımızın top peşinde koşarken düştüğümüz yahut düşürüldüğümüzde kanayan dizlerimizdi bariz; bilmezdik, bilemezdik aşk denen illetin kanımıza bir kanser gibi karışıp farketmeden yakacağını.. Pamuk şekerler mutlu ederdi ya oysa bizi, pembe renkleri bile yeterdi. Bir dakika önce bi küçük ayıcık istersen onun için ağlarken, bi dakika sonra gördüğümüz başka bi bebeğe ağlardık ama eninde sonunda pamuk şekerimizi alınca mutluluk denen unuttuğumuz duyguyu tadar ve gülümserdik..
Şimdi büyüdük.. Bitmeyen gülüşlerimiz yok artık, sallanmak için birbirimizle yarıştığımız salıncaklarımız boş kaldı işte, bizi esen rüzgardan koruyan annelerimiz ve babalarımız artık yanımızdaki engellerden koruyamaz oldular.. Artık mutluluk yerini anlaşılmaz hüzne, aydınlık yerini karanlığa ve her sabah yeniden doğduğumuz güneş kendini bitmez gecelere bıraktı..
Koşuşturma arasında kalbimizi, neşemizi, sevgimizi unutur olduk.. Verdiğimiz sözleri yerine getirmek öğretilmişti oysa en başta; fakat biz en önce kendimize verdiğimiz sözleri unuttuk.. Sustuk. Sustuk ve her susuşumuz bizden bi parça aldı. Bizden gülüşümüzden, o çocuk yüreğimizden ve onların yerini gitgide artan bi sevgisizlik sahtelik aldı..
Ne zaman bi iyilik ettik ki kendimize, en son ne zaman? 5 yaşındayken Ahmet Amcayla parka gittiğimizde mi, yoksa 6 yaşında Ayşe Teyzenin yaptığı kurabiyeleri yerken mi? En son ne zaman dinledik yüreğimizin sesini; Birinci sınıfda yan sıradaki Mehmete olan çocuksu saf duygularımızda mı, 5. sınıfta bi üst sınıftaki Veliye duyulan gizli, platonik aşkta mı?
Sahi ne kadarda cesurduk oysa; annemizin çok kıymetli yemek takımından bi parça kırdığımızda “evet ben kırdım” diyebilecek kadar cesur ve bi o kadarda dürüsttük oysa.. Oysa bizler bilmezdik neydi mutsuzluk, ağlayanlara kıyamaz ağlardık; bilmezdik hayat denen şeyin ne olduğunu bilemezdik; aşkı bilmezdik yıkılmayı, kırılmayı..
Küçüktük.. Olan hiç bi'şeyi anlamayacak kadar küçük.. Neyiz peki şimdi, ne olduk biz şehrin gürültüsünden kendi kalbinin sesini unutmuş bi avuç insan.. Oysa nede çok isterdik büyümeyi; işte büyüdük.. O çocuksu sevinçlerimizden eser kalmadı şimdi. Ne kadarız biz? Küçükken 5-10 kişilik yüreklerimizde şimdi toplasan 1 kişi eder miyiz? Evet artık büyüdük ve pamuk şekerler mutlu etmiyor bizi. Ve bizde unuttuk bizi mutlu eden şeyleri.
O zaman şimdi hatırla ! Git bi bakkala bi sakız al kredi kartıyla öde, minibüste giderken aceleci bi şekilde minibüsü durdur saati sor ve teşekkür et, sahile git ve kendini birden denize bırak. Eskiden olsa yapardık. Ne bilim işte git Ayşe Teyzenin kapısına vur “nasılsın” de, Ahmet Amcaya git “bana çikolata al” de, yahut tut babanın elini “hadi beni parka götür” de. Sende şimdi kendin için bi iyilik yap ve hiç olmazsa kulaklıklarını tak, ruhunun müziğini dinle. Ve uzun zamandır yapmadığın bi'şey yap; sadece dik dur ve gülümse.. :)
15 Şubat 2013 Cuma
ADI YOK BU YOLCULUĞUN
Gezmek; yeni yerler görmek,bağlılık hissi taşımadan
yaşamak… Yürümek, dünyayı adımlayarak.Ama yavaşça,sindirerek,her bir adımı
hissederek… Otobüslerin renkli camlarından, karanlık güneş gözlükleri ardından
değil.Bir kaç parça eşya,belki bir fotoğraf ve birde kendi yüreğinle.Hepsini
doldurup bir küçük çantaya.Ve en son dünyalara sığmayan yüreğini koyarak o küçük çantaya…
Yürümek;her geçtğin ,gördüğün yerlerde;yeni tabelalarda şehirler ve mesafeler değiştikçe bir sıkıntını unutup yeni bir umut kıvılcımıyla yanmış bir mum bırakarak geride…
Sadece kendinle bir yolculuk bu; birde yanına hep seninle olup yanında
kalamayan,o küçücük yüreğinde aslında kocaman seninle büyüyen bir “sevda” ile
yürümek…
Her adımın değdikçe toprağa, her yüreğin attıkça o saf sevdayla ve bir bir
uzaklaşırken bu sıkıştırılmış, önceden biçimlendirilmiş “Şehr-i Hüzün”
gömleğini yırta yırta çıkarırken özgürlüğün nefesini hisset damarlarında.Öyle
ansızın birden , tüm yaşanmışlıkları,anıları ,belki sadece bazılarını
alıp, geride bırakarak yalnız kendinle ve yüreğindeki sevginle her
adımı tüm hücrelerinde hissederek,yaşam sevinci yiyip özgürlük içerek
devam ettiğin bir yolculuk olacak bu….
Bir yakınım (bana hayatı öğreten kişi) “yola giderken; azığını evden,
arkadaşını köyden, abdestini çeşmeden alacaksın” demişti bir keresinde.Öyle
temiz çıkılmış bir yolculuk; tüm beden arınmış, yalnız ruhla,yanında; yüreğinde
varlığını hissedip konuşamadığın duyabildiğin bir sevdayla…
Öyle ansızın, olur olmaz bir zamanda hem kendini keşfederek hem tüm
sisteme isyan bayrağını çekerek, bütün bağımlılıklarımızı terk ederek
“sevdamız”la bir yola çıkmak…Gezmek; yavaşça,hissederek….Geride bir şehir,bir
İstanbul, bir düzen bırakarak.Yalnız kendinle gezmek,zaman zaman gördüğün
şeylere gülüp geçerek, geçmezse gülerek.
Benim herşeyim babamdır ya, işte;”bana bir masal anlat baba;içinde tüm
sevdiklerim olsun.Sadece sevgi üzerine kurulmuş,içinde hiç bir artniyet
barındırmayan bir dünya, bir İstanbul olsun.Bana bir masal anlat baba;içinde
mutlu bir yaşam ve gezmek olsun.Elimden tut, sakın bırakma kendi yolumda
yürürken.Benim gönlüme koyduğum sevdam olsun ellerin…”Böyle bir yolculuğa
çıkıyorum işte şimdi seninle de. Yol boyu yanımdan ayrılmayacaksın.İçini bin
bir türlü hikayelerle dolduracağım senin.Kimi zaman köşe başındaki bir adamın
peşinden eski devirleri ve o bitmeyen aşkları anlatacağım, kimi zamansa ne yöne
gideceğini bilemeyen bir genç kızı…Öyle içten öyle sıcak hikayeler paylaşacağım
ki seninle.Yol devam edecek,yollar uzayacak… Ve ben , sende kaybolacağım…
https://www.youtube.com/watch?v=SBKphjWmTck
https://www.youtube.com/watch?v=SBKphjWmTck
12 Şubat 2013 Salı
Şarkılardan Dökülenler
Parlak salonlarınızdan, kirli
mutfaklarınızdan, bin bir çıkmaza çıkan daracık koridorlarınızdan; çok
sıkıldım. Şekerlerinizden, uçan balonlarınızdan, kuru sıkı, patlak,
korkak, yaman silahlarınızdan, dinmek bilmeyen keyfi karın ağrılarınızdan, çok
sıkıldım.
Hangi kan affeder bayım, kalbinizdeki kini? Hangi göl temize çeker, ellerindeki kiri? Bir tutam ya da birkaç tomar, yalan bu ne fark eder? Kahrınızın külleri şer, hanginizi yakar? Hanginiz öteki?
K aldırın kapağı bakın kimler can çekişiyor cennette, kim
çoktan ölmüş, kim diri kendi cehenneminde? Susturun bütün yerli yersiz havlayan
köpekleri içinde bu karanlık sokaklar yalnız onların değil.
Oysa çimenler fillerle de güzel, kalbin korkularıyla cesur. Firarlar yakalanmak için, ihanet aslında sadakatin tavrını sever.
Elinde bi' paslı makas, kestikçe zaman uzuyor acının saçları. Hatırlayarak yaşamak boynumuzun borcu ama ölürdün unutmasan. Kaybederek çoğalırsın; gözyaşının rahmeti can üstüne. Uzak bir deniz kıyısında kendi yara kabuklarını yar ederek kendine. Ah nice kez küseceksin, gördüğünün zahmeti gönül üstüne uzak bi' Çigan masalında çayda kederli çıralar tüttürerek barışırsın, ötekinle; ki yalatır o sen tükürürsen.
Çocuktum; kirlendim kirlendim yıkandım, kirlendim kilitlendim; soydum kendi derimi. Tırnak kontrollerini sevmedim hiç aslında, şefkatten uzattım hep ellerimi. Yüzüme vuran güneş, saçlarımı öpen rüzgâr siyahıma sarı çalan o yıldızlar; sessiz bir kıyametin karnında kayboldular.
Kaç bahar gezdim gönül düzde; yâr edip yelleri? Kâr değil bu derdiğim güller; yağdı dikenleri. Kaldım bir başıma, bu dert beni öldürmez de süründürür. Yaktım genç yaşımı, bu matemi, kalbim zevk ediyor, onduramaz. Çare bu değilse de, kandı sonsuz kere. Kör kuyu, derin ateş; kamberi de kül. Varmadı kerem gibi, kâh görünüyor dibi; kör kuyu derin ateş, kâh yeri meçhul.
Yine günlerden son yaz, yine yaşım çocuk. Yine hangi düşün kumarı bu yırtılan delik deşik? Eğilip alıver yüzümü; bu sular acımaz, kanatır dizimi. Yanılırsa yüreğim sürülür geceden; geceler yüreğin vatanı. Geçmiyor hiç gözlerimden; bir hayal burktum en sol yerimden. Sen bana sır, ben sana yâr; bi' düşmeyegör, göğüm kamaşır, canım kamaşır.
Gözlerin şen çocuk sesleri açıyor, gözlerin yelkenimin fenerleri. Bir sana titriyor gönüllü yaprağım, ellerim bir seni terliyor. Sana içlensin şimdi o melekler, sende dursun akrep ve yelkovan. İçimdeki en acı suların bile şimdi bir tadı var. Uykular masal uykular sapsarı; şimdi güz yüzünün en güzel yanı. Ay gümüş, geceler şarkılarda mey; teninle konuşur tenim uyanır. Uykular büyü, uykular bilmece. Şimdi gül diken için bi' kül hece ay tutuklu, geceler yürekte kor. Ne fayda gün ayaz, tenim adını üşüyor.
Hangi kan affeder bayım, kalbinizdeki kini? Hangi göl temize çeker, ellerindeki kiri? Bir tutam ya da birkaç tomar, yalan bu ne fark eder? Kahrınızın külleri şer, hanginizi yakar? Hanginiz öteki?
Oysa çimenler fillerle de güzel, kalbin korkularıyla cesur. Firarlar yakalanmak için, ihanet aslında sadakatin tavrını sever.
Elinde bi' paslı makas, kestikçe zaman uzuyor acının saçları. Hatırlayarak yaşamak boynumuzun borcu ama ölürdün unutmasan. Kaybederek çoğalırsın; gözyaşının rahmeti can üstüne. Uzak bir deniz kıyısında kendi yara kabuklarını yar ederek kendine. Ah nice kez küseceksin, gördüğünün zahmeti gönül üstüne uzak bi' Çigan masalında çayda kederli çıralar tüttürerek barışırsın, ötekinle; ki yalatır o sen tükürürsen.
Çocuktum; kirlendim kirlendim yıkandım, kirlendim kilitlendim; soydum kendi derimi. Tırnak kontrollerini sevmedim hiç aslında, şefkatten uzattım hep ellerimi. Yüzüme vuran güneş, saçlarımı öpen rüzgâr siyahıma sarı çalan o yıldızlar; sessiz bir kıyametin karnında kayboldular.
Kaç bahar gezdim gönül düzde; yâr edip yelleri? Kâr değil bu derdiğim güller; yağdı dikenleri. Kaldım bir başıma, bu dert beni öldürmez de süründürür. Yaktım genç yaşımı, bu matemi, kalbim zevk ediyor, onduramaz. Çare bu değilse de, kandı sonsuz kere. Kör kuyu, derin ateş; kamberi de kül. Varmadı kerem gibi, kâh görünüyor dibi; kör kuyu derin ateş, kâh yeri meçhul.
Yine günlerden son yaz, yine yaşım çocuk. Yine hangi düşün kumarı bu yırtılan delik deşik? Eğilip alıver yüzümü; bu sular acımaz, kanatır dizimi. Yanılırsa yüreğim sürülür geceden; geceler yüreğin vatanı. Geçmiyor hiç gözlerimden; bir hayal burktum en sol yerimden. Sen bana sır, ben sana yâr; bi' düşmeyegör, göğüm kamaşır, canım kamaşır.
Gözlerin şen çocuk sesleri açıyor, gözlerin yelkenimin fenerleri. Bir sana titriyor gönüllü yaprağım, ellerim bir seni terliyor. Sana içlensin şimdi o melekler, sende dursun akrep ve yelkovan. İçimdeki en acı suların bile şimdi bir tadı var. Uykular masal uykular sapsarı; şimdi güz yüzünün en güzel yanı. Ay gümüş, geceler şarkılarda mey; teninle konuşur tenim uyanır. Uykular büyü, uykular bilmece. Şimdi gül diken için bi' kül hece ay tutuklu, geceler yürekte kor. Ne fayda gün ayaz, tenim adını üşüyor.
Yıllar saçlarına çiçekler konduruyor beyaz; sen düşüp kalkarken
haylaz, o bahçelerde. Kalbin korkulu bi' çocuk, oyuncaklarını arıyor mu? Kaç
hayal hapsi gördü aynı kuş kafesinde? O yazları sen de özlüyor musun şimdi;
uykuların düşünceye soyunduğu o toy vakitleri? Kanayan su gibi akıyor mu içine
dün? Bi' derin of çekerek batıyor mu ötede gün?
Bak sular geldi geçti altımızdan, üzerimizden. Mazi yaralı sarhoş
acısı bile güzelleşti; yüzlerimizde nasır iyileşti. Bir sır gibi ah kırık yeşil
gözlerin, batar gözüme görmedim sokakları zehir. Hem sağır hem aç nasıl esir
zaman? Titriyor demir kapılar, yağmurun sesi gibi değil.
Yine aynı şehir, hep o aynı sokak; çalsın o yitik şarkı kapılardan, girsin içeri anılar. Kül renkli sabahları bulsun tutuşup tekrar, günahın gönüle vurunca düşürdüğü o ilk serseri hüzün doldursun yeniden gözlerinizi.
E teklerinizde kırmızı güller ve gümüş, sesinizde bir kadeh
mül ve birkaç kadife düş; çiçeklenir saçlarınızda ilk gençlik aşkınız, ah nasıl
deli kan hâlâ nasıl da berduş. Şimdi yakanızda bir hercai menekşe olsam,
rakınızın beyazında şöyle bir kaybolsam. Dökülür mü ciğerimizden o denizin
taşları, üzülüp yaşarırken siz ben sararıp solsam..
Yine aynı şehir, hep o aynı sokak; çalsın o yitik şarkı kapılardan, girsin içeri anılar. Kül renkli sabahları bulsun tutuşup tekrar, günahın gönüle vurunca düşürdüğü o ilk serseri hüzün doldursun yeniden gözlerinizi.
Buda size gelsin, hayde selametle dostlar. :)
3 Şubat 2013 Pazar
Güzel Türkçemiz Var Elimizde, Ölmekte Olan(!)
Kezâ günah değil mi efendiler? Türkçe bir çok dilden ayrı nev-i şahsına münhasır bir dil iken onun bu zenginliklerini, geniş kelime dağarcığını bir kenara bırakıp tüm o kelimeleri yalnız bir tek söz öbeğine yüklemek ne kadar doğru?Elbette başka dillerde öğrenilmeli nasıl denilmiş: "Bir dil bir insan iki dil iki insan". Lâkin her dil kendi kültürüne yaraşır biçimde güzel. Sen tut elin İngilizcesini al kendi lisanının içlerine sok. İş mi bu?! Bazen çok kızıyorum şu insancağazlara. Bir zât nasıl olur da kendi diline sahip çıkmaz?
Ülkemizdeki bu yabancı yahut batı merakını benim kafam almıyor doğrusu. Sesimi çıkarmayayım diyorum bu seferde içimde kalıyor. Türkçe o kadar zengin o kadar güzel bir dil ki musiki edasında adeta. Ama bizler bunun farkında değiliz.
İnsan her şeye önce kendisinden başlamalı diye öğretildi bize. Önce kendi dünyamızı düzenlemeliyiz. Önce kendi dilimizden başlamalıyız buna. Hakkini vererek dilimizi öğrendikten sonra başka dillerde öğrenmeli elbette. En çok da yazarlarımıza kızıyorum bu konuda. Zat-ı Muhterem yazar olmuş ama kendi dilinden haberi yok. Nerede ne kadar el kelimesi var getirip sokuşturuyor romanına, denemesine, makalesine. Sonrada tutup "dilimiz yok oluyor" diye yakınmıyorlar mı çileden çıkıyorum vallahi. Bu dili zaten sen ve senin gibiler kısırlaştırıyor efendi uyan!
Bir batı merakıdır sürmüş gidiyor. Yabancı müzik, yabancı kelimeler, yabancı romanlar, yabancı yabancı. Evlerimizdeki yabancılık yetmiyor birde bunlar yabancılaştırıyor bizleri. Elbette iyi müzik dinlenir, iyi kitap okunur. Haşa okunmasın, dinlenmesin demek ne haddime. Ama insan dediğin önce kendi kültürünü bilmeli. Kendine ne miras kalmış bir bakmalı. Kızcağaz bir kere dinlememiş Sanat Musikisi yahut türkü kalmış bana müzik kulağından bahsediyor. Olmaz âzizim, olmaz. Hele birde bilmeden eleştirmeleri yok mu? Sözde "o müzikmiymiş, öyle müzik mi olurmuş, insanın içini bayarmış" peh ! Tabiki zevkler ve renkler tartışılmaz ama bilinmeden de konuşulmaz. Biz öyle gördük büyüklerimizden. Senin o müziği anlamanı beklemiyorum zaten. Dinlenmesi en azından bir kulak aşinalığı olunması gereken mevzular bunlar. :Zamanla değişir zaten müzik zevkin, doydukça acıkırsın.Eskiden kendimize tanıdığımız bildiğimiz insanları örnek alırdık, şimdi oda bitti. Adam televizyondan gördüğü birini tutup "idölüm" diye değerlendiriyor. Sonra vay efendim zaman kötüye gidiyor. Gider tabi eğer sen kızına/oğluna sahip çıkmazsan.
İnsan karakteri birikmesiyle oluşur. Gördükleriyle, görecekleriyle. İnsan göreceli bi varlıktır. Bugün kızınız/oğlunuz televizyondakilere özeniyor onlar gibi giyinmek, onlar gibi konuşmaya çalışıyorlarsa ciddi bir tehlike var demektir. Dikkat diyelim. Sakın ha kendiliğinden geçer daha küçük deyip geçmeyin zira geçmiyor. Hatta daha fazla artıyor. Bizzat örneğini gördüm, geçirdim biliyorum. Çok rica edeceğim Türkçe dilinize batmasın.
Sonuç olarak der isek efendim; konu epey dağıldı açıldı zira genişletilebilir bir kavram. Genişlettik açtık amma yetmedi o ayrı. Demek istediğim siz siz olun mirasınıza sahip olun, sahip çıkın. Gerekirse oturun kızınıza/oğlunuza zorla türkü dinlettirin, kitap okutturun. Siz vereceğinizi verin de alıp almamaya onlar karar versin. Şimdi burayı bağlayacak bir sonuç düşünüyorum zira konu gittikçe açılıyor o yüzden üstadlarımdan öğrendiğim gibi vereceğimi verdikten sonra konuyu bağlamakla mükellefim. .Velhasıl; "Alp Er Tunga öldi mü? Isız acun kaldı mu? Ödlek öçin
aldı mu? Emdi yürek yırtılur." :) Haydi kalınız sağlıcakla. :)http://www.youtube.com/watch?v=QyDT3qBZQog
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







