27 Haziran 2016 Pazartesi

Terk Edilmiş Kent Şarkıları


Yıllardan geçilir demişti zamanın bir yerinde şair; insanlardan geçilir, insanlardan geçilir...
Başlayan her güzel şey çabuk biterdi. Bilinirdi, gün gelirdi insan eliyle yaptığı her şeyin yok oluşunu izlerdi. En sabırsız, en tez canlı olanı bile tutardı böyle zamanlarda kendini. İnsanlardan geçilirdi sonuçta. Gideni tutamazsın ki.
Aşk dediğin öyle büyük bir yalan ki gözün kapalı inandığın her şeyi bir çırpıda alır elinden. Çünkü aşk temelinde bir duadır. Evel yükseklerden uçtu düze indi şimdi gönlüm. O dua şimdi Allah'a emanet.
Tam bu noktada da şarkılar giriyor devreye; sözleri zehir zemberek. İçinle konuşmaya başlıyorsun sonra. İnsan en kolay kendini avuturdu hani?
Bir gün bitebiliyor büyük aşklar, hüsranla bitebiliyor. Fakat devam eden bi hayat var güçlü olmak gerekiyor. Elbette sonu geliyor yalnızlığın, elbet sonu geliyor. Bir vakit bir başkası seni sarıyor, umut yenileniyor. Ağladığına yanıyor insan. Zaman geçiyor öyle böyle geçiyor, her şey anılaşıyor; hayat devam ediyor. Bazen gidesin gelir uzak ülkelere, bazen sığınasın gelir. Bir değer tutar seni, tutar sımsıkı; sonra kalasın gelir.
Gitarımın perdesini söktüm, evimin penceresine taktım. Her yerde senin parmak izin. Püfür püfür vurunca rüzgar, senin şarkıların çalar; şarkılarda nefes izin. Sesini bütün şehre dağıtan yel , değirmenleriyle dansa kalkıyor. Bu mucizeyi kıskandığından olsa gerek; bütün yangınlar içinde bir tek benim yüreğim yanıyor. Ve biliyorsun, yanık izi kolay kolay geçmiyor.
Yalnız sana açılmış ve sana kapanmış o kapıda; kırık bıraktın gönlümü, kırıp bıraktın gönlümü. Aldın götürdün ne varsa, yarım bıraktın ömrümü. Kalbim gebe, sancıdı durdu, kalbim senden bir kıvılcım doğurdu. Yandım, yandım bir orman gibi. İçimde harfler kelimeler boğuldu.
Giderken; üstüne bir şeyler alıp giderken, paranı alıp notunu bırakıp giderken; tırnaklarımı ve saçlarımı koparıp giderken hiç canın yanmadı mı?
Ayrılık bir bardak su değil ki, aksın da otursun midemize. Kör olası kuru ekmek gibi takılıp kalıyor insanın boğazına. Ayrılık öyle bir geliyor ki insan mendiller dolusu ağlıyor. Ömrünü ortadan ikiye bölüyor, bir hayat bölünüyor.
Karanlık bir gece bir şiir feneriyle, gecenin göğsüne sokuldum gidiyorum. Silinsin istedim göğümden resimler. Gelmesin peşimden mevsimlik gülüşler.  Alnını öptüğüm akşamı hatırladım, aynalar görmüştü, radyolar duymuştu. Her yalan eksiltti bizdeki gerçeği, sonunda kuruttuk bahçede çiçeği.
Yabancı yollardan bir tren vagonunda, sevgiyi inciten her şeyden kaçıyorum. Yoruldum şehirden, betondan, demirden; ışıklar, gölgeler, gürültü ve senden. Terk edilmiş kent şarkılarıyla uğurla beni, ihtimal, ihtimal ki dönmeyeceğim geri. Ankara da uzak bana İstanbul da uzak, bilemezsin görmeyeceğim belki.
Deniz anlatıyor mu beni sana? Hatırla sesimi dalga dalga. Sularda esen yel ben miyim ki, sor suyun rüzgarına. Hatırla adımı koylarında, hala mı uzaktayım yoksa yanı başında kalbinde güzel uykuda?
Bir bütün aşktım ben, haydi böl beni. Dağılsın elinde hissimin her zerresi. Seyrettiğim senin kalbin bakta gör beni. Sağılsın senin ağzından adımın her hecesi. Ölürsem kimliğimden öğren adımı, bölüş annenle acını, sına sabrını. Yıka kefenle duala bütün kahrımı. Sevgilin şimdi sorguda, sevgilin şimdi yangında.
Sen gidersen bir ülke yetim kalır, koskoca bir ülke. Sen gidersen çay soğur masada kalır, kahveler kapanır. Susmaz içimin sesi, su konuşur susmaz. Evim küser, barkım küser, odam kireç tutmaz. Sen gidersen şarkılar üşür. Mevsim değişir, mevsimler üşür. Ayrılık kalın giyinir, ayrılık sıcak kalır. Aşk üşür, aşk üşütür.
Sen gidersen avuçlayıp yalnızlığımı yüreğine sürmez hiç kimse. Hiç kimse bölmez beni, hiç kimse tamamlamaz. Sancıyla söver ömrüme hasret, hasret sınır dikenli tel. Karnı hep açtır hasretin, karnı hiç doymaz.
Seni bıraktım zifiri bir gecede, ağlamalar yadigar ikimize de. Gömülür şarkılarım acının merkezine, zaman çizer adımı derinliğine. Eğer geri dönersem vur ömrümü yüzüme, kan dökülür sesimden dizelerime. Hem sen hem ben hazırdık bu zamanlı vedaya. Kaldı bütün umutlar o şehirde. Bir ömrün üstüne insan kaç kez yaşayabilir? Ve kaç kez ölebilir hayatında? Bir şey yok konuşulacak hesap kitap ortada, hatırlama bu anı ömrün boyunca.
Ne kadar yazabilirsin ki kaderin sana yazmadığını mısralarına?

10 Haziran 2016 Cuma

Kalem Radyosu

O kadar uzun zaman oldu ki bu mikrofona geçmeyeli.
Halbuki çok geceler hiç tanımadığım radyo başındaki insanlarla paylaşmıştım dertlerimi, özlemlerimi.
Bu mikrofondan hep aynı kişiye binlerce cümleyle seslenirdim, beni hep duyduğunu bile bile.
Şimdi nerede ve ne halde olduklarını bilmediğim ama çok özlediğim insanlar var.
Onlar benim kayıp parçalarım...
Gittiklerinden beri hayatımın yıkık, eksik ve anlamsız olduğunu bilmiyorlar.
Bilmiyorsun, ah bilmiyorsun...
Sen gidince ben hiç tamam olamadım.
Tuşu eksik bir daktilo, son sayfası yırtılmış bir roman, iğnesi kaybolmuş bir gramafon, öznesini yitirmiş bir cümle gibi noksan kaldım.
Artık ne yazsam eksik, neyi okusam yarım, neyi anatsam sahipsiz, ne dinlesem bölük pörçük...
Ama uzun zaman önce kabul ettim ben; yaşadığım her mutluluk en az bin eksik, her üzüntü en az bin fazla olacak. Ne yaşarsam yaşayayım; ben eksik kalan o sayfanın yasını tutacak, seni gömdüğüm o sokağa çiçekler ekeceğim.
Biliyor musun sevdiğim, gönlü ömrüme yakışanım; ben seni hiç unutmadım.
Senin gibi ardımı dönüp gidemedim hiç.
Ben hala bıraktığın o yerdeyim.
Hala aynı kadın, hala aynı yürek, hala aynı sevda, hala sen...
Ben seni hiç öldüremedim.
Kim bilir şimdi hangi şehirde, hangi sokaktasın. 
Keşke beni duyabilseydin, senden tek bir şey isterdim;
Gitmiş de olsan, beni unutma.
Ben seni unutamadım, sen de beni unutma... 


1 Haziran 2016 Çarşamba

Beni Güzel Hatırla


Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar
Farzet ki bir rüyaydım esip geçtim hayatından
Yada bir yağmur sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Beklide bir rüyaydım
Senin için..
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Sana sırdaş oldum dost oldum koynumda ağladın
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
Beni üzdün kınamadım
Alışıktım vefasızlığa el oldun aldırmadım
Beni güzel hatırla
Sayfalarca mektup bıraktım sana
Şiirler yazdım her gece
Çoğunu okutmadım
Sakladım günahını sevabını içimde
Sessizce gittim senden öncekiler gibi sende anlamadın
Beni güzel hatırla
Sana unutulmaz geceler bıraktım
Sana en yorgun sabahlar
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Dizlerimde uyuduğunu düşün
Saçını okşadığımı üşüyen ellerini ısıttığımı
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
Anlından öptüğüm dakikaları
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğini düşün
Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum
Beni güzel hatırla
Gidiyorum…


12 Şubat 2016 Cuma

Ne Okuyorum?'dan Mücella

 Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı’ndan sonra merakla beklenen yeni romanı Mücella’da bizleri 1920-1970’li yılların Türkiye’sinden nostaljik bir hikayeyle buluşturuyor.
Mücella şimdi bitti. Nazan Bekiroğlu bu defa, Mücella romanında bir genç kızın kadın olmaya giden hüzünlü ve çarpıcı hikayesi anlatılıyor. Bu kitabı okuyacak olanlar farkedecekler Nazan hoca dilde sadeleşmeye gitmiş.
Onun o şiirsel dili,cümleleri burada az. Düz, sade birazda yüzeysel bir anlatımla aktarmayı tercih etmiş hikayesini. Belki daha fazla insan tarafından anlaşılabilmek, daha fazla okura ulaşabilmek içindir yada sadece bu hikayeyi de böyle anlatmak istediği içindir bilememekle beraber cümlelerinde ki alışageldiğimiz derinlik, ki bana göre tüm lezzet, bu kitapta pek yok.  Ama hikaye güzel.
Öncelikle bir "kadin" romanı. Mücella anlaşılacağı üzere gerçek bir karakter. Nazan hoca yine de kendi üslubuyla güzelce de işleyerek çok hoş bir roman çıkarmış ortaya.
Kitabi okurken biraz da bir zaman tünelinden geçiyormuş hissine kapilabilirsiniz. 1920'lerden 70'lere kadar ülkemizde olan olaylara ufak olaylara değiniyor. Ne yollardan geçtik neler kazandık diye düşünürken diğer yandan teknoloji ile beraber hayatımızda ne güzelliklerin söndüğünü, tarihe gömüldüğünü yani neler kaybettiğimizi üzülerek farkediyoruz.
Mücella Teyze onun üniversite yıllarında vefat etmiş bir insan. Geriye dönerek onun çocukluğundan itibaren başlayan roman, içinde bir çok kadın hikayesini barındırıyor.
Aslında mucella roman karakteri olarak cok etkileyici değil, gösterişsiz sade, ama dediğimiz gibi onun etrafında olan kadın hikayeleri ile birlikte koca bir bütün. Sadece kadın değil elbette ama ağırlıklı olarak kadın.
Evvela Mücella'nın annesi Neyire hanim, sonra kendisi, yetiştirilişi, örfler, ananeler, komşuları Münire onun kızı Filiz. Güzide 'si, Nefise'si, Zarife'si, Suna'sı,Rengin'i, onların hikayeleri ile aslında bizi bize anlatan bir "ayna" gibi .
Bir de Yusuf Ziya'nın Suna'ya bir mektubu var, kitabın en vurucu yerlerinden biri. Hüzünle okudum. Ayrıca o mektupta Nar Ağacı'nda uzun uzun anlatılan balkan gönüllüsü İsmail'in de geçmesi güzel bir ayrıntıydı.
Açıkçası Mücellâ'nın hayat hikâyesinden çok Yusuf Ziya'nın sevdasını sevdim ben. Sevdayı dizi dizi sıralamasını içi cız ederek okudum. Zaman kaybı denilmiş ama bence sırf mektupta geçen bir tek cümle için bile okunmalı bu kitap. Herkesin derdine derman olan, yaraları hep iyileştirmeye çalışan çok güzel bir insan Mücellâ.
Kitap hakkında daha fazla gevezelik edip de kitabın lezzetini kaçırmak istemiyorum açıkçası, bu nedenle burda noktalıyorum kitabımızı.
Velhasıl kelam. Herkesin okuyabileceği güzel bir roman olmuş. Kapağı şahane.
Kalemine sağlık hocanın.
O yazsın biz okuyalım derim her zaman.

Kitaptan Alıntılar:
"Zaman iyi bir öğretmendi ama bu ne pahalı bedel, bu ne kabadayı bilgiydi."
"İyi de affa değer olanı zaten herkes affeder. Asıl af, affa lâyık olmayanı da affetmek değil mi?"
"Bildikleri bir yana kim bilir bilmeden nelerin yanından geçip gitmişti."
"Tüten bir baca kadar hayatı haber veren ne olabilir ki?"
"Nazlıgül dedi. Bu kadar okuyorsun, korkarım bir gün yazmaktan başka bir işin olmayacak seni, yazar olacaksın. O zaman, beni yazarsın. Şu Mücella Teyze’nin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü."
"Korkma dedi. Kimse aşktan ölmez. O işler sadece masallardadır. Hangi ateş sonsuza kadar yanmış ki? Biraz tüter sonra sönersin."
"Yara sıcakken duymamıştı acıyı. Gerçek acı zamanla başlayacaktı."
"Çam ağaçlarının altında, mavi mineye, kır menekşesine, beyaz gelin tacına, güle, suya, ışığa karıştı."

Arka Kapaktan:
Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı’ndan sonra merakla beklenen yeni romanı Mücella’da bizleri 1920-1970’li yılların Türkiye’sinden nostaljik bir hikayeyle buluşturuyor.
Mücella, genç Cumhuriyet’le yaşıt bir kızın, unutulmuş kumaşların, kokuların, alışkanlıkların, iğne oyalarının, kimi yarım kalmış kimi tamamlanmış aşkların, hayatı seyretmekle yaşamak arasında gelip giden kadınların romanı.
Zamanın daha ağır aktığı, hayatın ritminin daha çok mahalle aralarında karar bulduğu vakitler. Gaz lambasının ışığında içilen nohut kahvesinin ağızda buruk bir tat bıraktığı dönemler.
Arka planda Türkiye, pek çok çalkantının içinden geçerken bile kendini bildi bileli çeyiz işleyen bir genç kız Mücella. Adım adım hayattan çekilirken bunu neredeyse hiç fark etmeyen... Neyi beklediğini bilmeden bekleyen... Derken günün birinde, kıyısında kaldığı hayata son bir çabayla dönmek isteyen...
Sümbül kokulu bembeyaz yastık kılıfları, kanaviçe işli peçeteler, uçları fistolanmış havlular, çeyiz sandıkları arasında…
Hanımeli, yasemin ve leylak kokulu yaz ikindileri gibi uzun kış gecelerinde de, ya çardağın altında ya hep o soldaki pencerenin içinde...
Mücella’nın dupduru ve çarpıcı hikayesi.

Portakal Çiçeği

Dalında eğreti güz yaprakları, aramızda uçurum rengi bıkkınlık; varız zannederek yok oluyoruz. Bakan var olanı görüyor ama görmüyor işte. Erteleniyor düşler bir yabancı gülüşe. Kötü bi niyetim yok aslında benim. Sadece başka bir dünyada yaşamak istiyorum.
Hayat bazen çok zorluyor insanı. Git-geller arasında yaşarken yavaş yavaş sonbahara dönüyor ömrümüzün kuytuları. Şimdi gülersiniz belki ama annemden ayrı kaldığım süre de tüm belalar üstüme topranıyor gibi hissediyorum. 
Sahi annem. Ne çok özledim onu. Oysa tüm ömrümü onun dizlerinin dibinde geçirebilirmişim. Annem, ki beyaz bir kadındır, hiç kıyamazdı bana. Beyazın saflığını, sadeliğini, güzelliğini onda gördüm ondan öğrendim ben. İnsanlar annelerinin yanında kalmalıdır. Gerçekten annelerin çocuklarını tüm kötü şeylerden koruyabilecek güçleri var bence. Küçüklüğümden beri inanırım buna. Bu yüzden bu şehre gelince sıkılıyor içim. Annem bilmem kaç kilometre uzakken benden nasıl mutlu olabiliirm?
Neyse konu bu değildi, yine dağıttım. Şimdi mesela tam şu an bırakıp gitsem buraları, ardımdan ağlar mı birileri? Şarkı bangır bangır bunu soruyor bana. Köşe başını tutan leylak kokusu, bırak yakamı da gideyim. İçimdeki bulutların nere göçtüğü belli değil.
Uzaklara da gitmek istemiyorum artık. İçimde solan papatyalar öldükten sonra kokmuyorlar. İçe akıtılan fazla sudan olacak heralde ki öldü gittiler. Evet, öldüler. Papatyalar da ölürler. Hiçbir şey hissetmiyorum. Uyuyup uyanınca geçecekmiş gibi ama 24 saatin tamamını uyusam da geçmiyor bazı şeyler. Kahrolsun bağzı şeyler.
Gökyüzünde yıldızları göremez oldum. Sanki karanlık o sonsuz mavilik artık geceleri. Ay ruhu küsmüş geceye, dönmüyor yüzünü. Bu yüzden bu sessizlik hakim, konuşasım gelmiyor. İnsanın sustukça artıyor kırıkları. Demek ki hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir deniz. Hayat seni baska biri olmaya iter bazen.. Dönüştüğün şeye tahammül edemezsin.. İçime öküz oturdu. Vazgeçtim. Tüm ahır komple içimde şuan. Ve bir tren gelip geçer aniden ne zaman eğilip baksam yüreğime.
Ben hiç bu kadar yalnız kalmadım, ya da yalnız hissetmedim. Bundan sessizliğim. "Sessiz kadın" rolünü istemeden üstlendim. Her kesin bir rolü vardır öyle ya. Her şey kargacık burgacık. Herşey bi karanlık. Sis yakışmıyormuş herşeye. Ne çok severdim sislerin arasında kaybolmayı.
Çocuk aklımla oyunlar oynardım, kaçar saklanırdım istemediğim her şeyden. Artık kaçabileceğim bir sis yok buralarda. İyi ki kalbimi görebilener yok etrafımda. Gök gürlüyor sanki. Korkarım gök gürültüsünden. En iyi içimdekileri bilirim çünkü. Yüreğimdeki denizlerin hep dalgalı olmasından zahir göğüm hep bulutlu. Kazağımı geç içimdeki denizin mavisi soldu benim. 
Şimdi uzaklar uzak, oysa kafamı yastığa koyduğum an uyuduğum günlere dönmek isterdim; uykusuzluktan sızdığım günler uyumuşum gibi olmuyor çünkü. İnsan sabahına uyanmak istemiyor. İçimin sızladığı geceler oluyor bunlar. Sahi insanın içi sızlar mıydı? Dünyayı değiştirmek hissiyle uyanırdım bazı sabahları. En son ne zamandı unutttum. Uzun zaman önceydi. Gideni tutamazsın ki çünkü önce içinden gider her şey.
Aslında geçmiyor hiçbir şey. Sadece yoruluyorsun içinde tutmaktan. Sonra akıyorsun faydası yok belki bir gün diye atıyorsun içinin derinliklerine. Düşünmek istemediğin ne varsa bi oda var içinde oraya atıyorsun. Böyle odadan girmek istemeyi bırak aklından geçirsen için daralıyor çünkü. Bu hisse "büyümek" diyorlar. Kötü birisi.
İçimin sızladığı geceler demiştim ya, öylece durur duvarı izlerim. Kurduğum hayalleri düşünürüm. Kısa ömrümün geride kalan sayfalarında bıraktığım hayalleri ve bana bıraktıkları baş ağrılarını. Baş edemediğim ne varsa o odada benim. Odaya atılanlar çoğaldıkça, kayıtsızlaşıyor insan. Niye hep kirli ne kadar silsem de bu odanın camları? Oysa camlara ellerini süren çocular da kalmadı içimde. Evimi özledim...
Demiştim ya daha önce; kimse götürmeyecek beni kırlangıçların şölenine. Uçmayı hayal eden kuş, ölmek üzere...

12 Eylül 2015 Cumartesi

Kırlangıçların Şöleni

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim, 
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde umutlarım.
Hava kötü, dışarda sicim gibi yağmur var.
Gök gürlüyor. 
Sen yanımda yoksun.
Ve ben gök gürültüsünden korkarım. 
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden; 
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz. 
"Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz". 
Nasıl bir başlangıç yapacağımı bilmiyorum. 
Ah gerçekten bilmiyorum... 
Anlatmak istediğim o kadar çok şey var ki! 
Fakat seninle ilk tanışmamızın 
Ne zaman, nerede olduğunu hatırlamıyorum. 
Bir sabahtı; ağaçların yeşile durduğu,
Çiçeklerin açtığı ve kuşların cıvıldadığı…
Sesimi duyuyor musun?
Gözlerin her gün biraz daha büyüyor gözümde. 
Hayallerin her gün biraz daha kaplıyor düşlerimi. 
Sözlerin her gün biraz daha işliyor yüreğime 
Ve her gün daha fazla özlüyorum seni.
Bu zamanlar yine seni bekliyorum. 
Hadi… 
O gülün yüzü gülmüyor sensiz 
Hepten hüzünlü bu günlerde.
Gür ve çoşkun bir günışığı dadanıyor sabahları pencereye;
Masada tabaklar neşesiz 
Koridor ıssız 
Banyoda havlular yalnız 
Mutfak dersen - derbeder ve pis. 
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş 
Halılar tozlu 
Giysilerim gardropda ve şurda burda. 
Mavi el feneri hevessiz.
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni. 
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi. 
Radyo desen sessiz. 
Tabure sandalyalardan çekiniyor. 
Küçük oda karanlık ve ıssız... 
Uyurken tüm dünyaya güvenmek zorunda olduğumun farkındayım. 
Ve hala uyuyunca herşeyin geçebileceğine, geçeceğine inanıyorum.
Her şey seni bekliyor çünkü her şey gelmeni 
İçeri girmeni 
Senin elinin değmesini 
Gözünün dokunmasını 
Ve her şey tekrarlıyor 
Seni nice sevdiğimi. 
Şimdi yolu izlerken uzaktan gördüğüm
Tireyen şehir ışıkları gibi varlığın; 
Uzakta çok uzakta.
Görüyorum orda aslında
Ama seçemiyorum hepsi küçük bir nokta.
Duyuyorum varlığını yanımda; 
Fakat seçemiyorum yüzünü karanlıkta. 
İlerliyor kilometreler saniyelerle
Ve bizden uzaklaşıyoruz zıt yönlerde 
Gelinmiyor akşam zaman kaplanı.
Daha önce anlatmıştım ya sana;
Fotoğraflar siyah beyaz eskir
Bir aynı kalır bizde mavi sevda
Zamana yenilmeyenler aşk değil sevdadır 
Bizim aramızdaki bu yüzyılın son sevdası 
Bilmem kaçıncı dolunay özlem getirse de bize 
Aynı mavilik altında ömrümüzün ışığı 
Değil yarım yıl yarım asır da sürse 
Aynı kalacak bu sevda daim aşk ile. 
En çocuksu yanın olmak isterdim, 
Birlikte saçmalamak istediğin olmak isterdim, 
Kızışın ha birde gülüşün benim olsun isterdim... 
Ve ellerin iki gözüm; 
Hep sıcacık, yüreğin avuçlarındaymışcasına.
Ben ellerine tutkun, 
Sen ellerinle yaptıklarını izleyen gözlerime... 
Keşke burda olsaydın 
Şimdi senle sahile inerdik 
Deniz boyu yürürdük öyle 
Hafif yağmurun altında
Deniz epey dalgalıdır şimdi 
Her kavuşma gibi çoşkundur içi 
Öyle olur yağmurla deniz kavuşurken
Grilemiştir hem gök hem deniz
İzlenmesi takdire şayandır bu kavuşma. 
Azaldı hem yağmur, korkmazdım da
Sen yanımdayken gök grültüsünden. 
Evden çıktıktan sonra 
Bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, 
Fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak 
Hafızasını ve ceplerini araştıran, 
Nihayet, 
Ümidini kesince, aklı geride, 
İleri gitmek istemeyen adımlarla 
Yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm
Bugün deniz yağmur damlalarıyla kavuşurken.
Ve önümde beni çağıran olağan gücüyle kıyıları döven sonsuz mavilik 
Avutmuyor artık içimi en beteri.
Eğer beni alan deniz olursa 
Ondan nefret etme. 
Kimse götürmeyecek beni kırlangıçların şölenine. 
Uçmayı hayal eden kuş, ölmek üzere.

https://www.youtube.com/watch?v=LVWqwMtt2ps

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Bozuk Plak

 
Şimdi zaman kör bir kuyu bu şehrin ayaz rüzgarlarında. Saatler geçiyor belki ama her anda artıyor kilometreler ve uzaklaşıyorsun benden. Katlanıyor özlemlerim, seni sevmelerim, uzaklara dalışlarm. Ben ki hep uzaklara gitmek isterdim kendimi bildim bileli, şimdi daha çok istiyorum çünkü orda olan sensin, sen Zeki Mürenin de dediği gibi şimdi uzaklardasın.
Çirkin şimdi tüm zamanlar, bütün sevmeler, birbirini sevip yanyana olan herkes çirkin şimdi. Yok artık bu  şehirde sığındığım bir liman. Önümde uzun bi zaman ve ellerimde anıların ağırlığı var. Kaçmak istiyorum neden sonra ardıma bakmadan bu şehirden. Yokluğun kara bulutlar misali üşüştü gökyüzüme, şehrin bütün sokakları sırılsıklam yağmurlarla ve rüzgar konuşmuyor benimle sen an be an uzaklaşırken çizdiğimiz aitlik coğrafyasının sınırlarından. Satırlarım bile yetmiyor bu telafisi ve telaffuzu imkansız derdi anlatmaya öyle bi bakışın yetecek biliyorum ki bi sarılsak geçecek.
Şimdi bana kalan eski plak kayıtlarından kalma şarkılar. Ve ayrılık saati geldiğinde durdu zamanım sanki. Birden bire kapıldık ayrılık rüzgarına. Mesela Rana Alagöz sanki içimin denizlerini dalgalandırırcasına her şey bitmiştir artık derken, kıyıya vuran dalgalarım bağırıyor inatla malum sayılı gündür çabuk geçer. Ya sonra?
Takvimleri sayıyorum sana kavuşmak için. Hikâyeler biriktiriyorum içimde, kimi hüzünlü, kimi neşeli... Hepsi sana anlatmak için... Gel, yasla basını satırlarıma, hayatın sarkışını dinleyelim birlikte... Henüz mevsimi geçmeden ömrümüzün... Gel, okuyup ezber edelim birbirimizi!
Hayır! Şiir olmasın yazdıklarım, “söz” olsun. Şiir yalan çoğu kez, hayat bal gibi gerçek çünkü. Söylemezsem seni, seni bilmeyenlere, bu sır içimi delecek çünkü... Her şey helak olup gitmededir. Sana bakan yüzü müstesna. Hava sıcak lakin yürek sıtmadadır, kaderden bir kafeste. Yüzünü yüreğin çevirmezsem sonsuza, ölecek çünkü... Hayır! Ömür olmasın geçen, yaz olsun…
Yıllar geçtim yollar geçtim, insanlar değişti ben değiştim.  Yağmurlar yağdı uzun uzun ve bahar bahçeyi her yazımız. Maviydi mutluluğun rengi, mutluluk mavi bir çocuktu. Yollar geçtikçe değişti tabelalar. Evsiz çocuklar gördüm bu soğukta içimi parçalayarak geçti her bit yağmur tanesi. Yağmurlu bir gündü oysa hayatlarımızda sıradan. Özlemlerimizle yaşadığımız sıradan bir gündü göğü gri. Hızla geçen Sokaklardaki boşluk doldurdu içimi. Bir ben ağladım bir gök ağladı. Sonra ben sustum kalemim aktı. Ne basit hüzünlerimiz vardı bazı yüklerin karşısında.

3 Temmuz 2015 Cuma

"Ne Okuyorum?"dan Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku

 

Roman değil de uzun bir ayrılık hikâyesi. Bir adamın iç sesleri, bol bol sözcük oyunu. Söylemekle susmak, gitmekle kalmak arasında bitirim bir yarım kalmışlığın 'şakayla karışık' hüzünlü öyküsü. Nefis bir üçlemenin peşrevi... Yazarın da dediği gibi peşrev bu; bitse ne olur, bitmese ne?
Sanırım derbeder Türk romanları, öyküleri okumaktan hoşlanıyorum. Aynı stilde yazılmış Amerikan loser hikâyeleri bana her zaman fazla konuşkan gelmiştir. Bizdekilerin duygusal derinliği, araya saçılmış kültürel bilgi kırıntıları, okkalı kahveler, iyi demli çaylar bulunmaz onlarda. Müzeyyen de böyle incelikli bil novella. Sabah kitabı okuyup, akşam filmini izledim. Bir kitabı senaryolaştırmak zor iş tabii, küçümsemiyorum. Ama kitabın sonunun filme göre çok daha şık olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Kitap ne kadar bizse film o kadar Amerikalı olmuş.
Filmini görüp, oyuncularını duyduktan sonra tek bir şey düşündüm. Filminden önce kitabını okumalıyım. Nedense öyle bir his yayıldı içime. Sanki eksik kalacakmış gibi hissettim o incecik kitap film olunca... Koşarak gittim, buldum, arkasını çevirdim ve "Sen nasıl bir hikâyesin böyle?" dedim kendi kendime. Aldım tabii hemen. Sonra başladım, tadı damağımda kalarak bitirdim. 
Farklıydı... Bugüne kadar okuduklarımın içinde en farklısıydı sanırım.
İçinde İstanbul geçen, avarelikle bezeli biraz da umutsuz hikâyeleri seviyorum. Aylak Adam türevi bir kitaptı. Sıradan bir anlatım yok aksine takip etmesi zor ama gayet eğlenceli bir dil ile yazılmıştı. Keyifle okudum. İlhami Algör kelimelerle raks ederken tam anlamıyla şiir gibi bir roman yazmış. Her cümlenin ayrı bir namesi var, şarkı söylercesine okunuyor. Bitmesi ise tarifi imkansız bir sessizlik bırakıyor. Algör'ün kestiği o aylak adam vari racona fena tav oldum. Yolum bir daha bir daha ve bir daha kesişecek
İlhami Algör'ün psikolojik dünyasından bir kadın ve bir erkek. Hangisi hayal hangisi gerçek anlamak güç, ama okumak müthiş keyifli. 70'li yıllardan bir Yeşilçam filmi senaryosu tadında kısa ve sımsıcak bir metin. Azıcık daha uzun olaydı iyiydi. Karakterlerin derinlikleri eksik. Sevimli bir edebi dili var. Anlatıcı sürekli olarak 3. bir kişiyle diyalog halindeymiş gibi kafasından geçen düşünceleri ve tasarladıklarını anlatıyor. 
Bazen dediğini o sırada yapıyor mu yoksa sadece kafasından mı geçti kestiremiyorsunuz. Flu. Sorulara cevap vermek yerine soruların varlığının sağlaması. Bir mesaj derdi var yazarın. Her şeye moda mod böyle oldu demek istemiyor yazar. Düşünerek yaşıyor. Hikâyeler kuruyor. Sınırlar çizmiyor, engeller koymuyor. Ah ne güzel bir adam aslında... Lakin o öyle olmuyor.
Yazarın dili güzel. Betimlemeler kendini o mekânda hissettiriyor. Sıralı düşünce olayları sizi o gerçekliğin bire bir içine sürüklüyor. Kendini satırlarda savuruyor, olaylarda buluyorsun. Güzel şarkılar geçiyor içinde "Fakat Müzeyyen"in. Hele öyle bir yer var ki, gerçekten tarihlere gerek kalmadan bizi anlatıyor şarkılar.
Müzeyyen sizi içine çekiyor, sarıp sarmalıyor, bir anda kollarını açıyor ve sıcağından ayrılmak sizi üşütüyor. Gidene de dön denmiyor. Metin okuyucu yormadan akıp gidiyor. Şairane ve başarılı bir yapıt olduğunu kabul etmekle birlikte, günümüzdeki hızlı tüketim alışkanlıklarına çok uygun, "fast food" bir hikaye olduğunu belirtmeden de geçemeyeceğim. Gönül işlerinde terk edilmelerin hasarları, herkeste farklı hikayeleri. Tadımlık bir terk ediliş dertleşmesi kısaca. Şiir tadında bir hikâye. 58 sayfalık bu öyküyü tek seferde okuyun. Ara vermeyin, bölmeyin. Akışına bırakın kendinizi.
Daldan dala atlayan inanılmaz bir kafanın ürünü bir roman, hatta uzun hikâye demek daha doğru olur. Karakterler arasındaki diyalogların ve ana karakterin kafasından geçen saliselik düşüncelerin uzun bir listesi bile denebilir.  Akıcılığı ve dinamizmi, bir okuyucu olarak beni aldı götürdü. Kitabın son kısımlarına doğru olayları bağlama endişesi biraz oraya çıkmış gibi dursa da romanı genel anlamıyla etkilemeyen bir durum.
Biz bir parçayı ele aldık, inceledik, arada birde genel baktık sonra kapattık kapağını, evlerimizin kapıları gibi...  Hani ucundan kıyısından dokunursun ya bazı hayatlara, işte tam öyle bir kitap "Bu Derin Bir Tutku".   Sonra mı? Sonra bir "Çıt" sesiyle kapanıyor kitap. Kapılarla konuşan adamın, bir kapıyı çekip çıkması gibi.
Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor... Bülbülün çilesi, yazarın zulası... İnceden sarma bir sigara, inceden bir bardak... Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.
İhami Algör, alelacayip aşların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazarı.
Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

Kitaptan alıntılar:
…“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi.
 “Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.
“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.
…" Çıt " noktasına kadar hikayede üçüncü şahıs yoktu. Haklıydı. Tarzan ormanı dolaşıyor, gece yarısı Ceyn'e geliyordu.
…“Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarısı.”
…"Aynadaki kadın benim zıttım, demişti, ben ne kadar ev haliysem o, o kadar sokak. Ben sokulgan isem, o başını alıp giden. Ben gündüzüm, o gece... Çapkın, güçlü, özgür."
...”Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim" diyen Müzeyyen , durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
...    "Hikaye," dedim, "gel seninle anlaşalım. Sen yarım kal, adını da Yarım Kalan Hikaye koyalım."
     "Sen zaten neyi tamam ettin ki?" dedi bana.
     "Aslında tam diye bir şey yoktur," dedim. "her tam, bir üst yarımın alt asamağıdır. Yani yarım da bir bütündür."
... “Ben sözlerden değil bakışlardan tırsardım. Bakışların arkalarını sezer, sezgilerim doğrulanana kadar mecburen bekler , beklerken kafayı yerdim. Konuşunca mesele yoktu. Ayrıca bu devirde herkes en azından iki tane idi. Daha kalabalık olanları da görmüştüm.

 Arka Kapak:
“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. 
Dünyanın bütün Kızılderilileri yenilir, Sapartası kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. 
O ağladıkça ben de ağlardım. 
Nedenimi bilmez ağlardım. 
Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. 
Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine.”