26 Mart 2013 Salı

"Ne Okuyorum?"dan Efsane


Babil`de Ölüm İstanbul`da Aşk ile başlayan roman macerasına Efsane - Bir `Barbaros` Romanı ile devam eden İskender Pala, cümleleri ise okurları peşinden sürüklemeye devam ediyor. İskender Pala her yeni romanı ile hayran kitlesini arttırmaya da devam ediyor ve artık tarihi aşk hikayelerinin vazgeçilmez yazarlarından biri haline geldiği gizlenemez bir gerçek.
Yine çok hatta çok çok güzel bir kitap daha okuyorum. Çok da severek okuyorum. Belli olduğu üzere çok beğendim. Gözlerimin dolduğu, içimin cız ettiği anlar oluyor. İskender Pala'nın okuduğum dördüncü kitabı, diğer kitaplarını da okuyacağım zamanla zira kendisini çok seviyorum, daha önce iki defa kendisini seminerde dinleme fırsatıda buldum.
 Tarihin ünlü isimleri ile efsanevi aşk hikayelerini bir bütün haline getirip okurlarına mükemmel romanlar sunmayı başaran İskender Pala, son kitabı olan "Efsane Bir Barbaros Romanı" ile bu kez Barbaros Hayreddin Paşayı içine alan efsanevi bir aşk hikayesini okurlarına sunuyor.
Bu kitabımızda isminden de anlaşılacağı gibi büyük denizcimiz  Barbaros Hayrettin Paşa ' yı anlatmış bize. Arka kısmında harita ve çok işinize yarayacak denizcilik terimleri sözlüğü var. Sık sık bakmak zorunda kalıyorum haliyle. Ama iyi ki eklenmiş o sözlük. :)
 Türk tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Barbaros Hayreddin Paşayı tarih kitaplarında okuduğumuzun aksine farklı bir yaklaşım ile ele alan kitap hem tarih bilginizi genişletiyor hem de zevkle okuyabileceğiniz bir eser sunuyor bizlere.
 Savaşları, Denizleri ve bir çok şehri içine alan, hem büyük bir kahramanı anlatan hem de romantik bir aşk hikayesi sunan Efsane Bir Barbaros Romanı herkesin severek okuyacağı güzel bir kitap bence.
 Efsaneler bazen denizden, bazen aşktan ve ateşten gelirler. Aşktan ve ateşten ve denizden gelenler, bazen ışık olurlar ve bütün zamanı aydınlatırlar... Efsane kurmak kadar, efsaneyi yazmak da efsaneye dâhildir. Bir çağı haritalarda bulamazsınız. Derine, insana ve tarihin denizlerine açılmak gerekir. Girdaplarda yüksek idealler saklanabilir.
 Bu kitapta; İstanbul, Gırnata, Madrid, Roma ve Akdeniz; aşk diliyle kuşatıldı. Akdeniz, aşk kaleminin haritasıyla yeniden çizildi. Kılıç kılıca, cevher çeliğe çarptı, varlık da yokluğa. Ve hep bir yol vardı kalplerden denizlere. Derin denizler, büyük aşklar için atlas olup dokundu. İskender Pala, bir çağı ve o çağın efsanelerini dile döktü. Barbaros Hayreddin Paşayı... Sonra, bir gül sepeti getirdi. Isırılmış üç elmayı anlattı.
Fazla da anlatacak bişey yok aslında; İskender Pala yine kendi üslubuyla çıkardığı incileri yazmış. Bize de okumak düşer elbet.  
Kitabımızda Hayrettin Paşa Gırnatalı bir müslüman olan Seyyid Muradi 'nin (Sidi Alkala) gözünden anlatılıyor. Barbaros , onu haçlı korsanlarından kurtarır ve pusula okuma, harita, coğrafya ve denizcilik bilgisi sayesinde yanına alır. Sık sık satranç oynayıp sohbet ederler. Aralarında mesafeli bir dostluk oluşur. 
Ayrıca savaştan çok aşk işlenmiş romanda diyebilirim. Hem de öyle bir aşk ki öldürmez süründürür cinsten. Kitapta geçen üç heykelin sırrını kendimce düşündüm , hatta daha önce duymuş olma ihtimalim de var ama okurken ne hatırlayabildim ne tahmin edebildim. Bu da merakla okunması için bir sebep daha.
Barbaros ile Andrea Doria arasındaki kıyasıya mücadeleyi okumak keyifli. Endülüslü  müslümanların katledilişini okumak da aynı oranda üzücü. Tarihe bir gemi yolculuğu ile çıkmak gibi oluyor benim için.
Barbaros Hayrettin' in küçüklüğünden başlayıp Preveze Zaferi ile coşup vefatına kadar olan hayatına çok güzel bir bakış. Duygulandım, gözlerim doldu.
Kısaca çok severek okuyorum , şiddetle tavsiye ederim. Zaten çok şey söyledim , daha fazla büyüsünü kaçırmayayım , herkese keyifli okumalar. :)

"Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki donanmayla seferden geliyor!
Adalar’dan mı? Tunus’tan mı, Cezayir’den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi
Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;
O mübarek gemiler hangi seferden geliyor?"



18 Mart 2013 Pazartesi

Bir Aşk Hikâyesi

Bir cümleyi bitirmek değil istediğim; bazen nokta ile, virgül ile yeniden yazmak istiyorum adını kâğıda...Ne kadar tekrar etsem yetmiyor; öyle ki ne kadar çok kelime söylesem seni anlatırken o derece adının saflığını kirletiyor mürekkep... Güneş yüzüne değerse diye kalbim kırılıyor, ah bir ses aşina olsa kulağına… Dizlerimiz yara bere içinde, düşlere düşüp düşüp çıkıyoruz. Uzakta olmak yüz yüze gelememek değildir ya, biliyorum ki ben seni arıyorsam sen de beni arıyorsun… Korkmuyorum aramaktan yorulursam diye, çünkü yeniden buluşacağımızı biliyorum ilahi bir ebediyette…
Öyle bir an geliyor ki, susuyorsun. Sanki konuşmak istesen dilinden tek kelime çıkabilecekmiş gibi. Görmek istesen gözün güzelliği görebilecekmiş gibi. İşte öyle zamanları toplayıp sana bir ben biriktiriyorum. Çocukluğumun en masum gülümsemelerini kimseye elletmiyorum, sana aitler.
 Beklemek... Ne zor bir kelime... Olur ya elin gider kâğıda, kaleme. Yazamazsın. Yazarsın, kendine bile okuyamazsın. Özlemekten utandığın oluyor mu? Bu ne biçim yangın dediğin? Gözümü kapasam da bir gün daha geçse dediğin mesela?
 "Allah sabredenle beraberdir" diyor ya Kitap, korkumdan sabrettiğim oluyor. İçim içimi kemirip de sabrediyormuş gibi yaptığım bazen. Sanki ellerim yetermiş gibi duygularımı kapatmaya. Yetmiyor... Gelecek derdim sana... Güzel günler gelecek, bu korku neden? Ne var ki, geleceğin daha fazla karanlıktan başka vaadi yok.
 Sana uzun uzun susuyorum, zaten konuşmak istesem de dilimden tek kelime çıkmıyor... Lakin o gülümsemeler, hâlâ sana aitler...
Bugün hava güzel, bugün hava bahar, bugün hava sen; seni kokunu getiriyor rüzgârlar. Güneş seni fısıldıyor bugün. Gökyüzünde adın var. Seni hatırlatmakla meşgul bulutlar. Sahi neden hep aklımdasın sormadan geçemeyeceğim; gidecek başka yerin yok mu senin? Haşa yağmur yüreklim sen yanlış anlama buyur gel aklımız en güzel odalarında ağarlarım ben seni.
Ey gönlümün sol yanına düşen sızım, biliyorum bi gün mutlu olacağız, mutlu günler yakın, mutlu günler kapıda. Bizi bekliyorlar eşikte durmuş. İçeri buyur ediyorum gelmiyorlar seni bekliyorlar. Bugün güzel, mutlu uyandım bugün. Bugün biraz yorgundum, biraz hüzünlü bir yanım. Senden uzakta açmaz hiç bir çiçeğim; hasretinle tutuşur kanım. Bugün dağların dumanı aralandı, ışıklar içinde kaldım yağmur yüreklim. Dün yağan yağmur yalnızlığımmış; dindim efendim.
"Yağmurlar dinmeden gel" demiştim öyle inanıp seni öyle beklemiştim; hissediyorum geleceksin. Bilirim sen sözünü tutarsın. Bilirim "gelirim" dersen gelirsin, ve yine biliyorum geleceksin. Bekliyorum seni tüm kalbimle âzizim, gel. Sen gelince bahar gelecek, sen gelince çiçek açacak gece gün olacak öyle ya! Asolan sözdür sevgili. Konuşmasakta anlaşırız biz seninle. Gözlerimiz konuşur dudaklarımız susarken kimse anlamaz. Herkes susarlar sanır biz konuşuruz.
Kimsenin bilmediği gönül bağımız var bizim. Gönülden çalınır bizim şarkımızın teli. Benim şarkım car söylediğim ama evet bir tek sana. Yorgun umutsuzdum gerçek aşkı buldum gözlerinde. Öyle iyi geldinki ruhuma. Sardın sarmaladın adeta. Elden düşme sevdalar değil istediğim. Nitekim farklı da seninki. Bu sevda başka. Yılların öncesinde kurulan bir sevda bilirim meğer seni beklemişim yıllarca. Ah ince sızım, benim imkansızım; ben sana geç kaldım sen bana erken. Olsun. Bizim sevdamız büyük. Yenileniriz biz her baharda.
 Yenilenmek... Adeta kökünden su aldıktan sonra eski dokularını terk eden bir bitki gibi... Hayatın her döneminde ihtiyaç duydun ve birçok kez yapamadın belki...
Eskiye kıymak zordur. Her şeyin anısı vardır. Atamazsın, kaldıramazsın ve bir zaman sonra yüküne katlanmak zorlaşır... Onunla ilk buluştuğun günkü kazak, tuttuğun ilk günlük, o yıl aldığın ilk kitap derken atamadıkların artar gider...
Yaz, yenilenmek için en güzel mevsimdir. Tüm yılın yorgunluğunu attığın, kendine zaman ayırdığın, yapmayı en çok sevdiğin şey ne ise onu yaptığın mevsimdir. Şimdi mevsim bahar. Şimdi hayal etme mevsimi, olsun. Herşey olsun; hiç bir şey hayal değil  çünkü yanımda sen olunca.
O olmazsa yaşayamam demediğin her şeyden vazgeç ve tazelenmek için kendine bir şans ver. Yüzüne doğan güneş her sabah yenilenmene yardımcı olacak...1
 değil, 2 değil, 3 değil, 4 değil, 5 olamaz, 5,5 saçma olur zaten, 6 hiç değil, tam tamına 7 nota. Evet yanlış okumadın tam tam tamına 7 notayla yapılmış halis muhlis gerçek müzikler var sana biriktirdiğim. Malzemeden çalınmış 3-4 notayla yapılmış sahte müziklere aldanma. Yüksek rakımlı dağlarda ikamet eden çalışkan sanatçılar tarafından üretilen üstelik bemolli-diyezli bu müzikler bunlar.
Bol güneşli, bol sohbetli, sıcacık ve hareketli mevsim kapında! Baharsa burada, burada baş ucunda! Hoş geldin!

Not 1: Yüksek rakımlı dağlarda ikamet eden sanatçılara ait Muhtardan Alınmış İkametgah İlmuhaberi belgeleri şu an arşivde mevcut. O kadar şeffaf herşey.
Not 2: Türkiye Cumhuriyeti Müzik Bakanlığı, sahte müzik üretimini engellemeye yönelik ciddi çalışmalar başlatacakmış.
İyi haber :)
Not 3: Yan tarafta yeni bir inşaat yapılıyor. Odamın manzarasını kapatacakları yetmiyormuş gibi bir de pazar pazar şu gürültüleri hiç çekilmiyor. Yeter ya kapatın şu makineleri gidin ırmak kenarında bir çay molası verin…
Not 4: Çayım da soğumuş. Ben de mi gelsem sizinle ırmak kenarına bıyıklı amcalar?
Not 5: Marx Amca’nın selamı var. Sizin zincirlerinizden başka kaybedecek hiçbir şeyiniz yok, kazanacağınız bir dünya var. Devrimi sizler gerçekleştireceksiniz, birleşin! desem çay ikram ederler mi ki aceb?

http://www.youtube.com/watch?v=1xPgWoXLiEA

11 Mart 2013 Pazartesi

Yetmiş İkinci Mevsimim Gönlüme Hoşgeldin


Doğanın uyanışıdır "nevruz"; benim küçüklüğümden beri kocaman sevdiğim sabırsızlıkla beklediğim. Nevruz sözcüğü Farsça “nev” (yeni) ve “ruz” (gün) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiş olup yeni gün anlamına gelmektedir. Eski İran takvimine göre yılın ilk günüdür. Baharın müjdecisidir nevruz… Uzun geçen kışın ardından yıpranmış yanlarımızın tamiridir bir anlamda. Kıştan yadigâr yorgunluktan, baharın getirdiği sarhoşluğa merhaba deme vaktidir yeniden.
Uzun kış mevsiminde üstündekileri çıkaran tabiat, baharla birlikte giyinmeye başlar yeniden. Kışın kısalan günler, gittikçe uzar. Cemreler düşmeye başlar; havaya, suya, toprağa ve birde gönüle... Toprak uyanır derin uykusundan. .  Baharla birlikte tabiat bir gelin gibi süslenir. Bolluk ve bereketin habercisi olan çiçekler açmaya başlar. Evvela bir çiçekle bize göz kırpan bahar, kışın soldurduğu ruhumuzu da yeşertir. Yakılan nevruz ateşleri, kış boyunca üşüyen içimizi ısıtır.
Nevruz da sadece tabiat yenilenmez, biz de ruhen yenileniriz. Gönüllerimiz bahar neşesini doyasıya yaşar. Sabahlar daha bir mutlu, daha bir yaşanılası başlar. Baharın gelişiyle birlikte kış mevsiminin içimizde bıraktığı tortuları atarız. Bir bayram sevinciyle ve coşkusuyla çocuksu hissiyatımız gönül göklerinde kanatlanır. Baharda mutluluk uzun zamandır süren kış uykusundan uyanır. Gönül penceresinden içeri doğru selam ederken haremlik selamlık hepsini birbirine karıştırır. Gönlümüzün boş ve hissiyatsız soğuk odaları bir bir yerini sıcak ve cıvıl cıvıl güzelliklere, mutluluklara bırakır. Baharda anlamsızca mutludur insan, nedensiz gülümseme durur yüzünün en güzel yerinde.
Nevruzda sadece doğa dirilmez, ruhumuzdaki cevherin yansıması olan iyi duygular da dirilir. Baharda daha bir iyi olur insan, bardağı daha bir dolu tarafından görür, öyle görmek ister. Baharda bütün olumsuzluklar unutulur. Hepsinin üzerini kıştan kalan kar örtüsüyle yüreklerimizin en diplerine örtünür ve üzerine yeni yeni çimlenmeye başlayan cemreler düşürülmüş olarak bulunuruz.
Bazı sabahlar vardır, içinde dünyayı değiştirme hissiyle uyanırsın. Dünyayı değiştirdiğin olmaz pek ama kendi dünyanı değiştirirsin. Yollar dönersin, kitapların, filmlerin, sergilerin, şehirlerin ilhamıyla günleri gece edersin.
Yol ayrımları sancılıdır. Yol ayrımları seni sen kılar ve insanoğlunun yaradılışındandır ki her daim arkada kalan seçenek bir parça uykundan çalar.
Bahar ayının tam ortasında doğmamdan olsun ki çok severim baharları. O da beni sevmiş çok; sevmiş ki yeşilinden lütfedip katmış gözcağazlarıma. Yeşil baharın rengidir. Baharda yer daha bir yeşil gök daha bir mavidir. Bahar yeniden dirilmektir. On sekiz kez gördüm yeniden dirilmeyi; her defasında yeniden dirilerek yüreğimde doğayla.
Mevsimler kaldı geride. Aylar, yıllar kaldı... Kurduğun her düşe tam on sekiz sene, tam yetmiş iki mevsim şahit oldum. Bu gözlerimin tanıklık ettiği yetmiş ikinci mevsimim, on sekizinci baharım.  Daha sayısız mevsim sana ilham, yanağında bir buse olmaya, adı konmamış rüyalara ad olmaya geleceğim. Olur da içinde dünyayı değiştirme hissiyle uyanırsan yalnız kalmayasın diye.
Vakit, avazın çıktığınca şarkılar söyleme vakti. Bir kuşa gülümsemek için, sebepsiz bir iyilik yapmak için, kimsenin ihtimal vermediği hayallerini gerçekleştirmek için yarını bekleme! Yeni başlangıçlar için bir ilkbahar sabahından daha güzel ne olabilir?
Açtım kollarımı bekliyorum. Sen gelince bahar gelecek, sen gelince yağmur duracak. Kalemle nefes bir olacak. Gece güne dönecek öyle ya! Aslolan sözdür sevgili, gerisi beyhude! Nevruzun ateşiyle yeniden yanacak yüreklerimizin feri.
Günler bazen hızlı geçer bazen beklersin hiç ilerlemez... Bunun mevsimsel bir açıklaması yoktur her zaman. Ama öyle ya da böyle dünya döner... “Elbette acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu. Elbette için korkuyla dolacak, yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur!” demişti babam nevruz pikniğinin birinde; daha saçlarıma iki taraftan kurdeleler takılarak mavi mavi giydirilip evin prensesi, baharın perisi ilan edildiğim zamanlarda küçücük bir kız çocuğuyken. O gün bugündür her nevruz ateşinden atlarken kulağımdan o ateşe hiç düşmeyen küpe.
            İnsan etten kemiktendi... Duygu kavramının bilimsel bir açıklaması yoktu. Adı konmuş birkaç hissiyat vardı sadece... Korkmak mesela, düşünmek vardı... Hissetmek vardı sonra... Bir mevsime anlam yüklemek iç rahatlatmaktır... Bahar, kışın ardından yeniden doğmak gibidir mesela. Güne gülerek başlamak, erken uyanmak, soğuğun verdiği kasvetten arınmak gibidir. Toprakta yeşeren her çiçek, içinde büyürmüş gibi mutlu olursun, günler uzun, günler aydınlıktır.
            Bugün artık bahar tüm mutluluğuyla kapında... Ananem öğretmişti küçükken yaşımı hesaplamayı; "her bahar attığından, şu nevruz ateşinin üzerinden her atladığında bir yaş daha aldın kızım, her mevsim bir kapı daha açar sana ömründe" derdi. Yetmiş ikinci mevsimine hoş geldin gönlüm, bu mevsim yetmiş iki kapı açacak sana. Şimdi bir bahar daha büyüdün.
Gökyüzünün sonsuzluğuna karşın, açan her bahar için yüreğime güller ektim. Kırıkların tamircisi, kalpsizlerin yaratıcısı, camdan kalplerin koruyucusu oldum. Bazen adımı sordular, “ Adım yok! “ dedim... Kalbimde bir sığıntı gibi yaşamayı düşlerken, hâkimi oldular benim adsızlığımın... Sayfa sayfa akarken şimdi, indikçe yüreğimin derinlerine, adımdan izlere rastlıyorum... Her şeyin adı olduğu bu hayatta, ben adsız olmaktan memnunum diyorum! Kesinleşmemiş her ifade, yoksunluğun belirtisi; elinde yetmiş ikinci mevsimim... İçinde derde derman, aşka âşık var. Kollarınla sar ve kokla güllerimi, çevir yaprakları...
Durma öyle!
Uzun süren kışın ardından doğanın uyanışıdır nevruz… Baharın ilk günü sayılır nevruz… Bu günde (21 Mart) gece ile gündüz eşitlenir.  Ateş üstünden atlamak, demir dövmek, yumurta tokuşturmak birer nevruz geleneğidir. Nevruz, dünyanın kutlanan en eski ve köklü bayramı olma özelliğini taşımaktadır. Bak çoğu unutulup gitti. Bilmediğim bir şeyi öğrendim: 26 yıl uygulanmayan bir gelenek unutulur gidermiş, bahar unutulur gider mi? Demiş ya şair: "Koşup yetkili memura haber vermeliyim; bahar geliyor." Öyleyse söz! Nevruz hiç unutulmayacak, bu ateşi hiç bir şey söndüremeyecek eylül yağmurundan başka; her bahar yeniden yanacak daha büyüyen, bizimle büyüyen bir aşkla.
Şimdi yeniden güneş doğduğunda ve o gün geldiğinde çiçeklenecek ağaçlar, yapraklar yeniden yeşerecek. Bahçemdeki koca incir yeniden dallanıp budaklanacak. Rüzgârın saçlarımı okşadığı güzel bahar akşamları gölgesinin yanı başında yazdığım kiraz ağacım yeniden beyaz çiçeklerinden hediyeler düşürecek saçıma. Tüm bir yılın yorgunluğunu o ateş yandığında üzerinden atlarken tüm yüreğimle tutacağım dileğimle atacağım.
Bu bahar yeniden farklılaşacak her şey; ömür defterimde bir sayfa daha geçip gönül defterimde yepyeni bir hikayeye yer açacağım. Bu bahar her şey farklı olacak, o günden sonra yolda yürürken yüzüme vuran güneş, saçlarımı öpen rüzgar, siyahıma sarı çalan o yıldızlar; sessiz bir kıyametin karnında kaybolmayacak. Ben yolda kendi şarkımı söyleyerek yürürken rüzgar da bana eşlik edecek; bu kez sığındığım müzik yada kitap değil müzik ve kitap ben olacağım. Bir baktım çok yalnız kalmışım, yalnızlığım gönlüme dokundu. Bahar rüzgarı alıp götürecek kokumu..
Bir de kelebeklere dikkat edin olur mu? Kelebekler bahardır, nevruzun asıl ulakları, bütün bir yılın habercisi; kısmetidir. Çünkü kelebeklerin birer manaları var. Ah, siz bunları bilmez, bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete, talihe…  Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete…  Sari kelebek: Kedere, hastalığa…  Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet eder efendiler. Keza beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kail oluruz, bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin şerefine semailer okuruz ezelden beri.
İlk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumi manalarını başka tabi; beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret olduğu söylenir. Bu böyle uzar gider işte. 

Küçük bir prensesken dilimde kalan bir nevruz duasıyla noktalamak istiyorum satırlarımı:
 “Bu ulu gün, büyük işlere adım atılmasına vesile olsun. Dünyanın dört bir yanında yaşayan halklarımızın dostluğuna güç katsın. Allah, bizlere bereket ve birlik versin. Kötülükler yok olsun, iyilikler artsın. Zorluklar yenilsin, sıkıntılar azalsın. Aydınlansın dört bir yan, yolumuz açık olsun. Tüm dünyanın ortak bayramı Nevruz Bayramınız kutlu olsun!”
Sağlıcakla. :)

6 Mart 2013 Çarşamba

"Ne Okuyorum?"dan Masumiyet Müzesi


    Yazdığı kitapları elli sekiz dile çevrilen ve yazacağı her eseri tüm dünyaca merakla beklenen, ülkemizde ve dünyada milyonlarca hayranı olan Nobel ödüllü Orhan Pamuk’un unutulamayacak bir eseri Masumiyet Müzesi. Roman İletişim Yayınları kitabevinden 29 Ağustos 2008 tarihinde okur severlere sunulan ve kızı Rüya'ya ithaf ettiği aşk romanı.  Kitap Orhan Pamuk’tan da izler taşımakta. Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi kitabı için yaklaşık 10 yıl emek vermiş. Yazar kitabı yazma aşamasında müzecilik ve müzecilik tarihi hakkında derin araştırmalar yapmış, ülkemizde, Asya ve Avrupa’da birçok müzeyi gezmiş. Roman, Türkiye'de piyasaya çıktıktan sonraki ilk üç günde en çok satanlar listesinde birinci sıraya yerleşti.
    1975 yılı ile başlayan kitapta, tekstil zengini Basmacı ailesinin okumuş 30 yaşındaki oğulları Kemal ile uzak akrabaları, yoksul Keskin ailesinin 18 yaşındaki güzel kızı, tezgahtarlık yapan Füsun arasındaki aşk anlatılmaktadır. Romanın çeviri hakları kitap basılmadan satıldı ve Türkiye'den sonra ilk kez Almanya'da Das Museum der Unschuld adıyla yüz bin adet basılacağı bildirildi. New York Times tarafından "2009'un en iyi kitapları" listesinde yer aldı.
  Kitabın çeviri hakları ise kitap daha basılmadan satılmış. Romanda aşkının eşyalarını toplayan karakterden esinlenerek bu eşyaların sergileneceği bir müze açılacağını açıklamıştı Orhan Pamuk. Müzenin yeri kitapta Füsun’un yaşadığı yer olarak tarif edilen yere kurulacaktı. Müzenin haritadaki yeri de kitabın son sayfalarında kroki olarak belirtilmişti. Bu müzeye giriş için ücretsiz bir bilet de kitabın son sayfalarına eklenmişti. 

    Ayrıca kitaptan esinlenerek bu müze oluşturuldu ve  müze, 28 Nisan 2012'de açıldı. Orhan Pamuk'un küratörlüğünü yaptığı ve aynı zamanda İstanbul'un ilk şehir müzesi olma özelliğini taşıyan müze, Çukurcuma'da yer alan 1897 yapımı üç katlı tarihi binadan oluşmakta.
  Kitabın ismi sevdiği kıza ait olan ve onun dokunduğu her şeyi müze olarak yaratan bir adamın aşk hikâyesinden geliyor. Ancak kitabın isminde yer alan masumiyet kelimesine romanda rastlamak mümkün değil. Çünkü kitapta aşk dahil masum olan hiçbir şey yok. Ancak kitaptaki aşk hikayesi fazlasıyla etkileyici. Bu öylesine bir aşk ki okuduktan yıllar sonra bile akıllardan çıkmayacak ve birçok olayda kitabı hatırlatacak gibi geldi daha birkaç sayfada. Kitap bizi 1975′li yıllara götürüyor. Roman, Sibel ile mutlu bir ilişkisi olan, tekstil zengini bir ailenin çocuğu olan Kemal’in yoksul akrabalarının kızı Füsun’a aşık olması ve ona delice bağlanmasıyla başlıyor. Füsun’a olan aşkını bir saplantı haline getiren ve yıllarca ona kavuşma hayalleri ile bir divane gibi yaşayan Kemal’in hikâyesidir Masumiyet Müzesi. Kemal  divane gibidir çünkü o zamanında Füsun’un değeri bilememiştir. Onu kaybettikten sonrada Füsun bir başkası ile evlenmiş kendi anne-babasıyla yaşamaya başlamıştır. Kemal,  yıllarca misafir olarak Füsunların evlerini ziyaret etmiş ve her ziyarette Füsun’a ait bir eşyayı gizlice alıp Füsun ile güzel anıları olduğu eve getirip biriktirmiştir. Bu tüm ziyaretler ve çabalara rağmen  yıllar boyunca Füsun’dan ilgi ve karşılık görmemiştir. Ancak yine de Kemal, hayatındaki her şeyden vazgeçmiş ve Füsun’a yakın olma gayreti tek gayesi olmuştur. İşte Kemal’in Füsun’a olan bu delice aşkı romana farklı bir hava katmıştır. Yazar bu aşkı romanında son derece başarıyla kurgulamıştır. Bu başarılı kurgu da romanı zevkle okunabilir bir hale getirmiştir. Masumiyet Müzesindeki bu aşk bana Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur adlı romanındaki Mümtaz ile Nuran’ı hatırlattı. Huzur romanı da, tutkulu bir aşk içindeki Mümtaz ile Nuran’ın yıllarca birbirlerinden ayrı yaşamak zorunda kalmaları ve romanın bu şekilde kötü sonla bitmesi yönüyle Masumiyet Müzesine benziyor sanki.  Masumiyet Müzesi’de bu şekilde kötü sonla bitecekmiş. Öyle bir son ki romanın sonunda Kemal Füsun’a ait binlerce eşyayı toplamış olacakmış. Füsun’un içtiği sigaraların tam 4213 adet izmaritini toplayan Kemal’in aşkının büyüklüğünü buradan da anlamış oluyoruz. Füsun’a olan aşkı her geçen gün Kemal’in içine işleyerek daha da büyüyecektir. Klasik Türk filmlerindeki aşk hikayelerine benzeyen bu romanda aşkı okuduğunuzda kitabın samimiyetinden, gerçekliğinden, anlatım tarzından, bakış açısından ve bu büyük aştan o kadar etkileneceksiniz ki aslında bunun klasik aşklardan ve tüm büyük aşklardan ne kadar farklı olduğunu anlayacaksınız. Hatta kitaptaki bu aşk olayından etkilenen Nazan Öncel “Canım Benim Nasılsın” adlı bir şarkı bestelemiş.  Roman genelinde çoğunlukla Kemal’in bakış açısı ve gözlemlerinden aktarılmıştır. Kitaptaki olayların geçtiği dönemi ve olayların geçtiği o zamanki İstanbul’u bize o kadar gerçekçi aktarmış ki yazar bu yönü de bizi etkiyen taraflarından romanın. Bu kitabı okuduğunuz sürece kendinizi 1975’li yıllarda İstanbul’da bulacaksınız.  Yani romanda Kemal ile Füsun’un aşkı ön planda tutuluyor gibi ancak bunun yanında en az bu aşk kadar o dönem hakkında sosyolojik bilgileri, yaşayış tarzları ve o dönemdeki İstanbul’un özellikleri de önemli bir yer tutmakta.  Orhan Pamuk romanın ortasında ve sonunda kendisini de romana sokmuş. Özellikle romanın ortalarında bir nişan kutlamasında Füsun ile dans etmesi ve ondan etkilenir gibi olması, kendisinin ve ailesinin hayatı hakkınca bazı bilgiler vermesi de romanın dikkat çeken yönlerinden.
    Masumiyet Müzesi romanı “ hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum. ” cümlesiyle başlıyor. Bu cümleden biz roman kahramanının geçmişte yaşadıklarını gözden geçirdiğini ve hayatının bir anının onun en mutlu anı olduğunu düşündüğünü ve büyük bir yanılgı içerisinde o günün aslından onun için ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Çünkü kimse yaşadığı bir olayın ya da durumun onun hayatındaki en mutlu anı olduğunu zamanında kavrayamaz. Bunu ancak yolun sonuna geldiğinde ya da önemli bir şeyi kaybettiğinde kavrar ve anlar. Biz de bunu göz önüne aldığımızda, daha kitabın başında roman kahramanının pek de mutlu bir hayat yaşamadığını anlıyoruz. Masumiyet Müzesinin son cümlesi ise Kemal’in  “ herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım. “ cümlesi. Bu sözleriyle Kemal tanıdıklarına ve dostlarına bir mesaj vermek istiyor sanırım. Çünkü Füsun’un aşkıyla ve ölümüyle kendini yıllarca harap eden Kemal’i çevresi mutsuz bir hayat sürüyor ve sürdü diye değerlendiriyormuş. Buna itiraz eden Kemal aslında mutlu bir hayat yaşadığını belirtmek istiyor ve roman bu cümleyle son buluyor.
    Kitabı biraz okuduktan sonra sıkılıp bırakanlar olmuş. Ben daha ilk sayfalarından çok fazla beğendim. Bu şekilde elinden bu kitabı bırakmış kişilere naçizane tavsiyem kesinlikle bu kitabı sonuna kadar okusunlar. 592 sayfanın her biri kesinlikle okunmayı hak ediyor bence.
    Hadi kalınız sağlıcakla. :)

28 Şubat 2013 Perşembe

Aşk Birbirini Tamamlamaktır


Dün gece oturdum düşündüm azcık sizlerden gelen mesajlar üzerine. Sonra da bugün bu yazıyı yayımlamaya karar verdim. Evet sevgili dostlar sizden gelen mesajlar genel olarak karşılaştığım bi kaç soru tipi kalıplaşmaya başladı artık. Bunlar mesela "neden aşk üzerine yazmıyorsun?", "aşkı konu edindiğin hiç bir yazın yok neden?", "bir metinde aşk üzerine yazmanı rica ediyorum yazar mısın?" ve bunun gibi uzayıp gidebilen aynı konulu sorular. 
Bunlardan en çok ilgimi çekenlerden biri de benden yaşça büyük bir hocamın yazdığı (hocam diyorum zira kendisi felsefe öğretmeniymiş yazdığı bilgiler arasında bu) şu oldu "Kızım ben ...okulunda felsefe öğretmeniyim. Bir öğrencimin önerisiyle yazılarını takip etmeye başladım. Genel olarak yaşın itibariyle hep aşk meşk üzerine yazılı yazılar bekliyordum ama hiç bir aşka yahut kişiye hitap eden bir yazı bulamadım. (övgüleri attım arkadaşlar, sağolsun hocamız) Aşkı daha önce bir çok kişiden okudum ama birde senin kaleminden okumak isterim. Yazarsan beni çok mutlu edersin." Tabi bundan sonra boynumuzun borcu oldu.
Önce nedenden başlayalım: arkadaşlar aşkın anlatılabilcek bir kavram olmadığına inanlardanım. Aynı zamanda aşkı yaşamamış bir insan aşkı yazamaz anlatamaz diye bilirim. Birde ben hiç aşık olmadım. Zirâ doğduğumda zaten aşıktım. Ben babama aşıktım. Kendimi bildim bileli tek aşkım o oldu. Bu sizin bildiğiniz aşk değil ama bu başka aşk. Onu karıştırmıyorum şimdi.
Aşkın tanımı yoktur, yapılamaz. Çünkü herkese göre farklıdır aşk. Peki nedir aşk? 
Yıllardır dillerde dolaşır bu kelime. Aşk nedir diye sordunuz mu kendinize? Aşk iki kalbin birlikte atması demektir. Hayattaki en güzel duygudur. Aşk ilk önce gözlerle yaşanır. Sonra kalpte karışık bir duygu oluşur. İşte o zaman aşk başlıyor demektir. İnsan bu duygu içerisinde kendine bile hükmedemez. Tek düşündüğü âşık olduğu insandır. Bir insanın karanlık dünyasını aydınlatan, renklendiren tek şeydir aşk. 
Zaman geçerken aşkı getirir. Aşk birbirini tamamlamaktır.
Şimdi ben kitaplardan öğrendiğim aşk ile yazacağım sizlere:
"Âlem bir aşk için yaratılmış ve aşk imiş her ne var ise âlemde…"
Evet tam da böyle, sözde geçtiği gibi bütünüyle aşk, her şeyi ile aşk ile dolu her yanımız. Bizi süründüren de o, geceleri göz yaşı döktüren de o. İnsanın içini parçalayan, sızlatan o.  Özünde 3 harf, tek hece ama şiddeti, etkisi, bize ettikleri… Varın hesaplayın neleri ama neleri yaptırdığını.
Bir kitabı okudum, o kadar etkileyici ve bağlayıcı idi ki her şeyi yeniden düşündüm; tekrar tekrar okudum can alıcı cümleleri. Aslında söylediğimi, düşündüğümü yazar söylemişti, hiçbir tamlamaya ihtiyacı yoktu diyordu yazar şöyle birkaç mısra ile:
“ ‘AŞK’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde da da dışındasındır, hasretinde..” (Elif Şafak, Aşk)
İşte böyleydi sözleri yazarın, başlı başına bir dünyaydı aşk, acısı tatlısı, hüznü neşesi, azmi, hırsı, gururu daha birçok şeyi ile bir dünya… Niceleri neler yapmadı ki aşk ile… Aşk ile…
Kitabı okuduktan sonra aşk deyince artık sadece Leyla-Mecnun aşkını düşünmemeye başladım, Mevlana ve Şems o kadar bir aşkla sohbet ediyordu ki gözümde canlandırdım, aşklarını bölmek istemedim, tanıklık ettim, izledim, gün geçtikçe artan, kabaran bir aşkı gördüm kitapta Mevlana-Şems manevi boyutuydu aşkın, dünyevi olan, maddi olan aşk Ella-Aziz Zahara arsında geçiyordu veya Kimya’nın Şems’e karşı beslediği, günden güne artan, yılmadan süren, içinde kabaran aşkı.
Aşkın artması… Bunu görünce çok defa düşündüm, okuruz, yaşarız yeri zamanı gelince. Senelerce yaşayıp aşık olmadan mezara giren yok gibidir ve aşık olunca her geçen gün büyüttüğü aşkı kabarıp artmayan da tabi, oysa Eflatun aşk için şöyle der: ” Doğumsuz, ölümsüz, artmaz, eksilmez bir güzellik.” Böyle tarif eder aşkı oysa kitabı okuduktan sonra düşünüyorum da birçok noktasını iyi tarif etmiş ama artmaz kısmında yanılmış gibi.  Şems ve Mevlana okudukça, konuştukça, daha fazla birbirine aşk besliyorlardı, ortak bir şeye canı gönülden aşk vardı çünkü ‘Yaradan’dı o . O’na olan aşk, onları birbirine böyle kenetliyordu, aşk günden güne artıyordu, bu bir tarafıydı diğer taraftan artmasa hiç koca Sinan Selimiye’yi yapabilir miydi? Onun bir öncesi vardı, o aşkın bir öncesi artarak ona Selimiye’yi yaptırmıştı, ya da Tac Mahal’i yapabilir miydi Şah Cihan, Arcüment Banu için?
‘’İşte, kabarır, coşar, aşk yürekte, ilk günkü gibi olmaz hiçbir şey, olsa da adı aşk olmaz herhalde. İştahla yemek yerken hatırlayıp sevileni, yemek boğazda düğümleniyorsa, derin uykularda görülen rüyadan sonra bir daha uyku girmiyorsa gözlere, can alıcı bir sohbetin tam ortasındaki bir kelime, bir cümle ne dediğini bilmezleştiriyorsa insanı, işte odur aşk.’’
Belki daha fazlası, yeri gelince ağlamayı hatta ölmeyi gerektirir. Şems de Mevlana’ya böyle diyordu aslında, evet ölmeyi.
Bu da bir parçasıydı aşkın. Başlı başına dünya idi çünkü yola çıkarken bunu kabul etmiştik yoksa yolcu sayılmazdık; aşk ile dolu bir yolcu olmazdık. Herkes için aşk tabii ki farklıydı, kimileri yok olmayı sevgili için yapabilirken, herkes böyle yapamazdı. Çok sevmek çok büyük olmayı gerektirirdi aslında, zamanı gelince yüreğinde o sevgi ile gitmeyi başka hiçbir sevgi, kıvılcım dahi koymadan yüreğe başkasına ait bir kıvılcım dahi…
Sadece yürek ile de değildi demek ki, bütün bedeniyle âşık olmaktı bir şeyleri yapmak için, yoksa şairin dediği   gibi: ‘’Aşkları da devralırdı, kalp nakli yaptıranlar.’’
İş yürekte bitmezdi ki sadece, yürekli olabilmeliydi âşık tüm bedeni ile, ipeğin bekası için, ipek böceğinin ölmesi ancak tüm beden ile yürekli olmakla olurdu.
İşte nereden nereye… Elif Şafak’ın yaptığı gibi 13. yüzyıldandan 21. yüzyıla…
Şems-Mevlana aşkından 21 yy. Ella- Aziz Zahara aşkına yani, günümüzün görüntü itibari ile hoş görünen ama içi boş, sevgi hariç diğer bütün zerzevat ile doldurulan aşkı üzerine…
Malum ben de 21. yy. demir attım, el mahkûm yani böyle de devam edecek sihirli bir el yüzlerce yıl geriye götürmediği sürece. Okuyup öğrendikçe eski zamanları, eski aşkları ne kadar gerisinde kalmışız diyorum çaresiz şekilde. Belki beni oturup konuştuğunuzda “Nerdeee o eski bayramlar” diyen yaşlı bir amcaya benzetebilirsiniz, garipseyebilirsiniz ama emin olun her şey eskide kalmış üstüne eklediğimiz bir şey yok aksine, her geçen gün olanları da eksiltmekten başka…
Şimdi tarifi de, anlamı da, sınırları da mutasyona uğramış bir şey olmuş aşk. Yine belki diyebilirsiniz bana “üç harf, tek hece yine öylece duruyor” diye ama yanılırsınız, hem de Eflatun’un yanılgısının çok da üstünde…
İnsanlara artık sorulduğunda eskiden çok farklı bir tanım alırsınız, kimse Mecnun gibi söylemez size Leyla’sını öyle anlatmaz. Aşk deyince şimdi, sarılma, öpme oldu tanımı.
Eskiler “aşk bakmakla güzelleşir, konuşmakla zenginleşir, dokunmakla bozulur” derdi. Belki çok abartılı gelir bize ama ne yazık ki, güzelleştirmeden, zenginleştirmeden aşkı bozduk…
Hem de
“Ben sana aşığım bilemezsin,
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum…”
diyemedik bir kere.  Dedim ya bunlar güzelleştirme, zenginleştirme adınaydı biz yapamadık, bunları katamadık. Biraz güzelleştirmek için çaba sarf edemedik, eskilerin çektiği çileyi zere kadar çekmedik, onlar gibi pervane ( gece kelebeği) olamadık hiç.
Pervanenin ışığa yaklaşıp yanması gibi, onlarda yanmasına rağmen yandıkça sevgiliye yaklaşırdı. Mecnun deli olurdu Leyla için; Ferhat, Şirin için dağları delerdi, yanardı çoğu zaman pervane gibi ama şikâyet etmezdi aksine daha fazla yanmaya razıydı. Niye bu hale geldik? “Aşk sarmaşığına sarılamadık, sarmaşık sardığı ağacı içten içe kurutur, yok eder, aşk da insanı sararsa aynı etkiye gösterir” diyemez hale geldik.
Leyla-Mecnun, Ferhat-Şirin, Şems-Mevlana ve niceleri geride kaldı, biz yaşayamaz hale geldik; yaşamaya kalkışmadık bile, aslında komik geldi belki de bize ya da olağanüstü algıladık.
Kıza sorsak “Mecnun yok ki, ben Leyla olayım” der; erkek ise “Leyla yok ki Mecnun olayım…”
Yok, yok inkâr etmeye gerek yok besbelli biz bu hale getirdik…
Söylenecek tek cümle kaldı bize: Aşkı öldürdük ey halkım unutma bizi…
Benden bu kadar kalınız sağlıcakla.

26 Şubat 2013 Salı

Ansaneni Do Cğala



Merhabalar arkadaşlar, bugün sizinle Mavi Gözlü Asi Dev'in çok sevdiğim bi şiirinin kendi yaptığım çevirisini paylaşmak istiyorum. Umarım beğenirsiniz. Kalınız sağlıcakla. :)

"Handğa ma cezurinu, bia ti handğa.
Çkimi nena, nena donwalu; çxiroba aqopumu.
İni ovapu dixa, kva ini ovapu.
Mendra xolos oğodu gza in ovapu.

Odvalu skani toli, onciru handğa.
İri ğari olumcu.
İni ovapu butka, qa ini ovapu.
Obaru oçordu ixi ini ovapu.

Andaseni ma si muzma ogoru;
Si do olimbera dobadu ogoru.
Çumani ogoru; ansaneni do cğala,
Omordu ogoru çona çere.

Mera ela oziru oti ma bia ti handğa.
Çkimi nena, nena donwalu; çxiroba aqopumu.
İni ovapu dixa, kva ini ovapu.
Mendra xolos oğodu gza in ovapu.

Odvalu skani toli, onciru handğa.
İri ğari olumcu.
İni ovapu butka, qa ini ovapu.
Obaru oçordu ixi ini ovapu.

Andaseni ma si muzma ogoru;
Si do olimbera dobadu ogoru.
Çumani ogoru; ansaneni do cğala,
Omordu ogoru çona çere."


Cğala toli ansaneni divi, oşinu..



22 Şubat 2013 Cuma

Ben Kötü Biri Değilim


 Senelerdir aslında hiç fark etmeden kocaman mecburiyetler biriktirdim. Sonra da kopamadım hiç birinden, kimse kırılmasın, üzülmesin istedim. Üzerine devamlı eklendikçe daha da zor geldi günler. Bir çok şey geldi geçti ve aynı kalan hiç olmadı. Bazen istemeden yalan söyledim, bazen isteyerek doğruyu seçmedim. Bazen kırdım, bazen kırıldım. Bazen üzdüm, bazen üzüldüm. Seçtiklerimiz mi bunlar? Seçtiklerimiz evet. Kırmakta, acıtmakta. Bunlar bencilce, bunlar kötülük. Ama durup konuşunca kendimle; aslında ben kötü biri değilim. Hatta hiç kötü biri değilim. 
Hep içimden geldiği gibi yaşadığımı söyledim nitekim hep de öyle yaşadım; elimden geldiğince. Aslında çoğu zaman ben içimde neler biriktirdim bunları kimse bilmedi tabi. Bilsin de istemedim. Üzerine eklendikçe daha da acıttı olan tüm dertler. Ama hiç yılmadım, vazgeçmedim. kimseye yakınmadım ve hep güçlü oldum, güçlü kaldım. 
Mutlu sansınlar istedim elimden geldikçe hep mutlu oldum ve gülüşümü hiç kaybetmedim. Bazen üzüntümü gizledim. Kimse bilsin istemedim. Bu konuda hep bencil oldum. Ama konuşunca kendimle aslında ben kötü biri değilim. 
Kaç kez başa döndüm hiç saymadım, saymakla da uğraşmadım. Bu benim sıfırı kaçıncı tüketişim diyip de hiç üzülmedim. Bilen biliyor ya ben bazen hiç mutlu değildim.
Benden önce söylenmiş sözlerin haklılığına kızdığım oldu zamanında yalan değil ama inandığımda. Ömrümde her şarkı bana başka bı kapı açtı. 
Çok zor günler geçirdim vaktiyle her insan gibi. Nefret ettiğim, öldürmek istediğim olmadı diyemem yalan. 
Seçtiğimiz hayatlar mı bunlar? Seçtiklerimiz mi? Bunca yokluk, bunca kırıklık, bunca acı.. 
Seçtiklerimiz evet!
Hayat bu; çoktan seçmeli. Bazı noktalarsa bi dönem ödevi. 
Bir şarkı tuttum bazen, bir kapı açtım yeniden. Çok canım yanıyordu bazen gördüklerimden ve göreceklerimden. Benim kanayan dizlerim yoktu hayatta bi tek; benim de kanattıklarım vardı elbet. Şimdi dönüp baktığımda geriye ezdigim kumlar ve geçtigim yollar hala gölgemi taşıyorlar.Yani demem o ki elbet bende yaşımca çok zor günler geçirdim vaktiyle.
Bu şarkı sadece benimdi. Ve ben hep büyük bahçeler istemiştim. Tüm sevdiklerimi içine koyabileceğim bi bahçe kurmuştum kendimce. O bahçe giderek büyüyor. Bazen eksiliyor bazen çoğalıyor. 

Velhasıl son günlerde de dilime epeyce dolandığı gibi şarkının: 
"Ben kötü biri değilim. Sadece sessizliği bilirim.
Kaç kelime kaldı ki içimde bana ait iyiye dair.
Ben kötü biri değilim. Sadece sessizliği bilirim.
İnanki çok kelime bulurum içimde bana ait iyiye dair."
Kalınız sağlıcakla ve sevdikceklerinizle. Biz kötü birileri değiliz :)

Depresyon

 

Bizim devirde depresyona girmek ata sporudur. Her ergen mutlaka depresyona girer. Kendisini odaya kapatır, kimseyi görmek istemediğini söyler. Sizinle geçenlerde başıma gelen bir anımı paylaşmak istiyorum:
Kuzenim İlknur da depresyona girmiş. Bu durumlarda aile hemen aynı yaş grubundan güvenilir bir kız çağrılır Maalesef İlknur ile yaşlarımız çok yakın.

"-Haticecim, İlknur biraz üzgün de bir konuşsan derdini öğrensen.
-Hala, demek insanlar böyle böyle kadın programı sunucusu oluyorlar. Kuzen, kardeş dinleye dinleye. Ama ben doktor olmak istiyorum. Hasta gelsin 'Neyiniz var' diyeyim. O da bana karnının ağrıdığını söylesin, ilacını alıp gitsin istiyorum. Elle tutulur gözle görülür sorunları dinleyeyim istiyorum. 'Aman ne bileyim içim daralıyor işte' gibi çözümü zor problem istemiyorum. Geleceğimle oynamayın, ben 'Sabah Sabah Haticece'yi sunmak istemiyorum."

Konuşmalarım faydasızdı. İlknur ile konuşacaktım. Onun olmayan derdini kendine dert edişini dinleyecektim. Yani iyi maaşlı babaya, anlayışlı anneye ve hiç kardeşsiz bir aileye sahip olmanın verdiği rahatlığı kendine sorun etmesini... Durumun bence tek açıklaması şuydu: Bu kıza rahat batmış.
İlk hedefim kapıyı açmasını sağlamak..

"- Kuzen ben geldim aç kapıyı.
 - Kimseyi görmek istemiyorum.
 - Hadi ordan şimdi Brad Pitt gelse görmek istemez misin?
 - Ama o gelmedi.
 - Tamam İlknurcum kaparsın gözlerini, beni görmezsin.
 - Hatice beni benimle bırak.
 - Ama sen seninle hiç anlayamıyorsun ki. Yine sen sana küstün, ben de sizi barıştırmaya geldim."

Yarım saatlik yalvarmalarımın sonucunda içeri girebildim. Bir yarım saat de "Of of yalan dünya!" tadında iç çekişlerini dinledim. Sanırım bir yarım saat daha kalırsam beni alıp Bakırköy'deki düşünen adam heykelinin yanına koyacaklardı.

"- İlknur, halam seni merak ediyor. Niye böyle yapıyorsun?
 - Kimse beni anlamıyor.
 - Çünkü kimsede seni anlayabilecek zeka kapasitesi yok. Belki Einstein yaşasaydı bize yardımcı olabilirdi.
 - Biliyor musun bazen başımı alıp gidesim geliyor.
 - Başını bırakıp gidemezsin ki zaten, mecbur onu da götüreceksin.
 - Hatice sence ben biraz kaprisli miyim?
 'Biraz değil çok kaprislisin.Hem kaprislisin hem imkansızsın. Seninle konuşurken beyin hücrelerimin tek tek öldüğünü hissediyorum. (demiyorum tabi)'
 - Yok canım bu yaşlarda olur bazen. Hep o hormonlardan, her gençte olur zaman zaman.
 - Gerçekten mi? Sende boşluğa düşüyor musun?
 - Tabii.
 - Bağırmak isteyipte sesinin fısıltıyla çıktığı oluyor mu?
 - Yanii eh.
 - Her gece rüyalarında yere çakıldığın, birilerini boğazlamak istediğin..
 - Abartma İlknur. Neyse peki tüm bu salaklıkların pardon yani belirtilerin bir nedeni var mı?
 - Var.
 - En azından bir sebebi varmış.
 - Yaşamak istemiyorum ben.
 - Bende İlknur. Bu kapıdan girdiğimden beri ben de istemiyorum.
(İlknur'un düzeleceği yok ben de çivi çiviyi söker diyen atalarımızın sözünü dinliyorum ve veriyorum odunu:)
 - Evet İlknur ben seni dinledim biraz da sen benim dertlerimi dinle.
 - Dert mi?
 - Sorma İlknur, hayat anlamsızlaşıyor her yer siyaha boyanıyor, of of kuzen içim daralıyor. Neden ben neden?
 - Hatice iyi misin?
 - Değilim. Lütfen çıkar mısın İlknur. Yalnız bırak beni, kimseyi görmek istemiyorum.
 - Ama burası benim odam. Hem kuzen hayat çok güzel, bak bahar da geliyor. Gel dışları çıkalım. Ilık rüzgar vursun yüzümüze.
 - O ılık rüzgar bıçak olur keser yüzümü.
 - Ne olur benim hatırım için. Hadi giyineyim çıkalım."

Ben bu kızın derdini anladım. Derdi, bir derdinin olmaması. Ben başına dert olunca hemen kendine geldi.
Umarım ilerde erkek evladım olur. Kızların bu duygusallığıyla uğraşmak zor. Her zaman benim gibi kuzen nerden bulacağım.
Benim bu, ergen kuzenleri depresyondan çıkarma seanslarındaki başarım çevrede hemen duyulmuş olacak ki, geçen gün de komşumuz bize geldi. Sebebi ziyaretleri beni evlerine götürmek.
Annem "Kızı seni özlemiş git biraz zaman geçirin işte" diye giriş yaptığı konuşmasını "Ne diyorsam onu yap, sinirlendirme beni" tonuna dönüştürerek sürdürünce gitmeye kendi rızamla(!) ikna oldum.
Komşuya vardığımda kızı Rabia'nın insandan, tek başına yaşayan bir canlıya dönüştüğünü gördüm.
O an aldatılmış ve kullanılmış olduğumu anladım.
Önüme bir çay bile konulmadan kızın odasına neredeyse arkadan iteklemelerle götürüldüm.
"Hadi kızım arkadaşlık edin, güzel güzel konuşun" sempatisinde bir de konuşma...
Artık o korku odasındayım. Yüzüne gözüne kara kalem çalışması yapmış gotik komşu kızı karşımda. İçimden Felak, Nas okuya okuya yanına gittim:

"- Rabia.
 - Gel otur dostum.
 - Gel ne olursan ol gel, diye de bir söz var ama.."
 - Bu yalan dünyanı yalan insanlarının yalan suretlerinden, yılan dillerinden, yılmış birini ziyarete mi geldin?
 - Kız bu ne, rap mı yoksa yeni bi tekerleme çalışması mı?
(İki saatlik isyanın ardından ben artık hayattan bezmiş insanımsı bir canlıya dönüştüm. Neyse ki buna değdi ve sorunlara geçebildik. Daha doğrusu onun en yakın arkadaşının sorunlarına.)
 - Ya benim bir arkadaşım var.
 - Eee?
 - İşte bu arkadaş çok mutsuz.
 - Hayırdır nesi varmış?
 - Sivilceleri var, siyah noktaları var, diş teli var.. Daha neyi olsun. Hay lanet olsun!
 - Lanet okuma ya ben şu ecinnilerin aramızdan ayrılması için dua ediyorum. Daha da çağırma."

Neyse ki bir saate yakın bir konuşmanın ardından bu ergenimiz de hayata kazandırılmış oldu. Vatana millete hayırlı olsun. Ben anlamadım ben mi anormal bir çocuktum, yoksa şimdikiler mi anormal.

https://www.youtube.com/watch?v=xNS4rddvWOE