Radyo'da şarkı çalar; Kahveni bir başka yudumlarsın..
Radyo'da ne mi çalar ? Şimdi uzaklardasın... Parçanın ritmine göre beyinde
oluşan gelgitler.
Gözünün gördüğüne değil dinlediğin bir şarkıda, okuduğun iki
satırda aklına gelene aittir gönül. Çevremde sağır-dilsizler, ahenkli, imlası
düzgün jestler ve mimiklerle bin yıllık masallar anlatıyorlar sanki. Niçin
seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz. Niçin yanımda değilsin?
Sevdanın bana olduğunu bilsem yemin ederim oturur sana kazak
örerdim. Sen azıcık sevseydin üstünü ben tamamlardım, vallahi yapardım. Seven
erkek çok susar, az konuşur.. Seven kadın az susar, çok konuşur. Sen benim "Aşk" diye adlandırdığım
en özel şiirimsin. Hani hep de gönlümdesin ya sen; diyorum ki; hadi artık
ömrüme düşüversen?
Ellerin geçiyor karşı kaldırımdan ya da ben geçiyorum soğuk
bir tren kompartımanında. Yok öyle umutları yitirip karanlıklara savrulmak.
Unutma aynı gökyüzü altında bir direniştir yaşamak. Elbet bir gün buluşacağız
zira Zeki Müren yanılmış olamaz.
Bırakın sevmeyi, tanımaya bile tenezzül etmiyor kalbim başka
bir kalbi.
Sevdiğim bi yerden ya da sevdiklerimden ayrılırken her
defasında yağmur yağması Allahın bana bir lütfu. Bitirdiğim düşler kuş olup
uçtular. Mutsuz yollar geçtim, saatler geçtikçe değişti tabelalar; geçen her
kilometrede katlandı mutsuzluğum.
Gönlüm yorgun benim; beklemekten, özlemekten. Al onu,
dinlendir sesinin, şiirinin gölgesinde... Oturup konuşalım şunu. Bulsun kelimem
kelimeni. Bütün yolculuklar birbirine benziyor; birbirine değiyor yaralarımız.
Dursak da dinmiyor, bileti sonsuz kere kesilmiş yolculuklarımız… Huzur limanına
uğrar mı bilmem, sonsuza yönelen vapurlarımız. Bize sözlerimizden çok,
yüreğimizden anlayan gerek.
Aklımın uzaklara yüzdüğünü hissediyorum. Derin maviler
içindeyim. Dedim ya oturuyorum öylece. İyi ki etrafımda kalbimi tanıyanlar yok.
İnsanlardan sıkıldıysanız kitaplardaki insanlara bi selam verin, bi çay teklif
edin çaylarını için derim. Doğru kitabın doğru insanlarına...
Neden bazı kimselerin yokluğu, varlıklarında ummadığımız
kadar büyük bir boşluk bırakıyor içimizde? Hasan Hüseyin Korkmazgil yazmasaydı,
Ahmet Kaya söylemeseydi ve o mahur beste hiç çalmasaydı; biz hangi şarkının
nakaratında karşılaşırdık ki?
Türkü dinlemeyen, şiir sevmeyen, kitap okumayan ve çayı
sevmeyen birine de aşık olmayın ama şimdi gidip. Aslında herkes vurulur bir gün
biraz… Herkes kanar hiç ummadığı yerden. Bende mi deme… Sen de… Kimsenin bilmediği
yerlerde, kimsenin anlamayacağı bir biçimde, kimsenin tanımadığı insanları
özleyeceksin. Kimse ne olduğunu sormayacak.
Hâlâ en güzel hikâyeleri dünyalar bir araya gelse
anlamayacaklara mı anlatacaksınız bayım? Oysa yeryüzünde sesinize hasret insanlar
var... Ve ben sizi bu erdemlerinizle sevdim.
Aşk da tıpkı elif gibidir. Bismide gizlidir. Ama okunmaz. O olmadan da besmele
sese gelmez. O her şeyin içindedir, hiçbir şey de görünmez. Elif; bir demek,
tek demek, elifden gayrısı yok demek. Birgün birisini severseniz onu elifsiz
bırakmayın olur mu?
Elif aşkın başıdır. Nasıl ilk elif geliyorsa, nasıl baş elif
ise; aşkın elif hali ise hem aşkın başlangıcıdır, hem aşkın doruk noktasıdır
hem de aşkı en güzel yaşama halidir. Sonra elif her yerdedir. Latin alfabesindeki
“a” gibidir. Belki o olmadan bir kelime olur ama o olmadan bir cümle olamaz.
Bazen sessiz kalır, bazen de bağırır “ben burdayım” diye. O olmadan bir şeyler
hep eksik.
Derler ki; aşk da unutulurmuş her şey gibi. Hem de yaşanıp
bittikten sonra değil, tam da doludizgin devam ederken unutulurmuş aşk… Biz
unutanlardan olmayalım olur mu? Alkole batırılınca aşk bile mavi. Ve aşk kadar
zeki olmayan aşıklar yine hüzünlüyken gecenin bu saati gibiyiz "biz".
Bakma böyle biraz bazen sana sitem ettiğime, ne zaman dua etsem başrolde sen
varsın. Şimdi uzağım belki. Ama belli mi olur. Belki demli bir çay kokusuyla
gelirim. Belki yağmur olur yağarım şehrine. Belki de rüzgarla düşerim önüne.
Sen yeter ki bekle. Bak şiirden aşağı attım kendimi. Düşerken düşündüm; acaba
ölmesem mi?
Kendimi duymazken aklımın içindeki seni duymazdan
gelemiyorum. Sessizliğinin bana verdiği yetkiye dayanarak gözlerini dinliyorum.
Sonra bende susuyorum. Sahi hani birlikte sustuğumuz kişiye aşık oluyorduk ne
oldu o iş? Aslında her şey koca bir yalan bu da dahil.
Hasretle nasıl başa çıkar ağaçlar? Ya da denizler nasıl
ağlar? Ah bu bendeki sonbahar; bu bendeki kırık dal, kanımda solan kırmızı,
kirpiklerimde kar... Hasretindir yâr; hiç olmazsa rüyalarda sar..
Hayat bazen demsiz çay gibidir. Gerçeklerle yüzleşiyor insan
er ya da geç. Zate kime sorsam dönüşüm yok, nereye gitsem mavi, yelkenimde deli
rüzgar, her yanım tuz, deliyim. Öyleyse sıradaki çayım gülmesini bilen ve her
şeye rağmen güçlü durbilen inanlara gelsin.
Uzun soluklu saçmalarım.
Yıllar geçiyor sonra, yollar geçiyor, tabelalar değişiyor,
şehirler… Ama gidince gitmiş olmuyorsun işte doğru demiş Cemal Süreyya. Rüzgar
hep aynı şeyi söylüyor kulağıma. Anlayamıyorum; ben rüzgarca bilmem ki, hem o
iş senin mesleğin unuttun mu? Sen anlat; çayını tazelerim ben. Anlat dökülsün
yüreğinden. Hem şarkıda da böyle
söylüyor inan.
Benim ruhum Karadeniz, yüreğimse dalgasıdır. Doğuştan
sevdalıyım maviye. En bi sevdiğim deniz ama tabi siyaha aşık olduğunda anlamını
yitiriyormuş mavi. Alakasız sen mavi giydiğinde unuturdum ben denizi. Deniz ki
benim tüm benliğimle. Bilirim ki boynun yiğit boynudur bükerse sevda büker.
Gerisi hep şiir hep şarkı. Evet düştü yine çenem, kayboldum
kelimelerin içinde. Ki unutmadan keşke kelimeleri sevdiğin kadar sevseydin beni. Çünkü ben denize bakan evler gibiydim seninleyken. Hani kulaklığı takıyorsun da tüm insanlar sessiz sinema oynuyor ya çevrende bak
bunu tavsiye ederim. Bundan sonrasıysa sessizlik yine benden yana. Ve seni
saklayacağım inan; yazdıklarımda, çizdiklerimde. Şarkılarımda, sözlerimde. Bu aşkın nüshası rüzgarlarda, aslı bende kalacak...