16 Nisan 2013 Salı

"Ne Okuyorum?"dan Yedinci Gün


 
Ağustos ayının ortasında bir kültür sanat haberi bütün gazetelerin ve en çok da sosyal medyanın gündemine bomba gibi düştü. Son romanı Suskunlar'ı 2007 yılında, yani 5 yıl önce yayımlayan İhsan Oktay Anar'ın yeni kitabı Yedinci Gün tamamlanmış ve 3 Eylül'de piyasaya sürülecekti.
Türk edebiyatının "fenomen" isimlerinden Anar'ın kitabı olunca bütün gazetelerde, kitap eklerinde Yedinci Gün'den birkaç tadımlık sayfa okurlarının ilgisine sunulmuştu. Arada "eyvah İhsan Oktay Anar twitter'da TT oldu, artık tanınacak, benden başkaları da okuyacak" şeklinde panikleyen hayranları olsa da, yayıncısı okurların büyük ilgisini cevapsız bırakmayıp yayın tarihini 3 Eylül'den 25 Ağustos'a çektiğini açıkladı.
Alışılmış büyüleyici üslubuyla bizi yine fantastik bir geçmiş zaman yolculuğuna çıkaracak İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün romanı istibdad döneminde başlayıp Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar uzanıyor. Kitabı biraz dikkatle okuduğumuz zaman, Anar'ın birtakım memleket eleştirilerinde bulunduğunu fark etmemek hiç de zor değil. Memleketi yönetenlerden aydınlara, bürokratlardan orduya kadar birçok kurum ve kişi payına düşeni almış. Anar'ın romanında gizlenmiş kimi eleştirileri sizin için seçtik. Anar'ın neyi kastettiği konusunda yorum size kalmış... İhsan Oktay Anar’ın son romanı Yedinci Gün (İletişim Yayınları, 2012) değişik katmanlarda okunabilecek kitaplardan…
İhsan Oktay Anar'ın merakla beklenen son romanı Yedinci Gün, eylül ayında yayımlandı. Romanda Anar, insanoğlunun yaratılışı ve Türk kimliğinin doğuşu gibi konulara değiniyor.
İhsan Oktay Anar, ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası'nın bir yerinde kahramanı Uzun İhsan'a "Dünya bir düştür. Dünya bir masaldır," dedirtir. Anar, ilk romanından bu yana her kitabıyla dünyayı yeni baştan kuruyor; var olan tarihten yeni masallar üretiyor. Aynı Kitab-ül Hiyel'de de söylendiği gibi 'Gerçekleşmiş bir hayal olan dünyayı örnek alıp, onu ve üslubunu taklid ederek yeni hayaller' kuruyor. Anar okurları, onun yeni 'hayal dünyası'nı okumak için son romanı Suskunlar'ın yayınlandığı 2007'den beri bekliyordu. Neyse ki bekleyiş sona eriyor. Yazarın yeni romanı Yedinci Gün, 3 Eylül'de, İletişim Yayınları etiketiyle piyasada olacak. Peki, yeni romanında neler var? Bu kez yüzeydeki ana hikaye -adı verilmese de- 2. Abdülhamid dönemi İstanbulu'nda geçiyor. Her zamanki gibi Anar'a özgü, Osmanlı minyatürlerini andıran çok çeşitli tiplemelerle karşılaştığımız uzun bir turun ardından, asıl kahraman olan İhsan Sait'e yoğunlaşıyoruz. Evet, bu romanın da ana kahramanı İhsan adını taşıyor. Son derece zeki ve kurnaz biri olan İhsan Sait, kısa zamanda talihinin de yardımıyla küçük bir servete sahip olduktan sonra, yolu tesadüfen, sonradan imanı seçen, ancak asıl olarak bilim âşığı bir paşazadeyle kesişiyor. Paşazade'nin bir tür camiyle bir tür radyo istasyonu arası tuhaf mekanını ele geçiren İhsan Sait'in asıl macerası ise gelecekten kendisine gönderilen bir aşk mektubuna iliştirilmiş fotoğraftaki Prenses Döjira adlı gizemli bir kadına âşık olmasıyla başlıyor. Kahramanımız, aşkına kavuşabilmenin tek yolu olan, mektubun ekinde planları bulunan, tuhaf aletin yapımı için zorlu bir maceraya girişiyor. Bu arada yolu sık sık kendisinin oğlu olduğunu iddia eden, kendisininse zerre kadar ilgilenmediği Ali İhsan adlı saf ve temiz bir gençle de kesişiyor. Romanın 1930'larda geçen son bölümünde ise İdris Amil adlı yeni bir karakter daha çıkıyor karşımıza. Evet, gördüğünüz gibi Yedinci Gün'de de yine İhsan Oktay Anar'ın kendine has masal ve söylentivari diliyle biçimlenen, tarihin içinden kopup da gelmiş hem çok tanıdık hem de çok farklı bir İstanbulla ve çok sayıda renkli tiplemeyle karşılaşıyoruz. Ve yine okurlarının aşina olduğu tuhaf icatlardan biri daha var bu romanda. Anar, bu kez havacılığa merak sarıyor ve İhsan Sait'e gelecekteki sevgilisiyle kavuşabilmesi için bir tür zeplin inşa ettiriyor. İhsan Sait'in bir tür zaman yolculuğuna çıkmasına da yardımcı olacak özel bir düzenleme eşliğinde... Romanın görünürdeki hikayesi bu olsa da, bilindiği gibi Anar'ın romanlarında hep 'bir ben vardır bende, benden içeri' misali, birden fazla katman yer alır. Görünen hikayenin ardında saklı duran çok güçlü bir ya da birden fazla hikayenin aktığını ve romanın asıl kimliğini oluşturduğunu görürsünüz. 
Yedinci Gün'ün bütününde de asıl olarak, adından da anlayabileceğiniz gibi, alemlerin ve insanın yaradılış efsanesi anlatılıyor. Şeytana kanan insanın cennetten kovulmasıyla başlayan macerasının dünya tarihi boyunca gelişimini hızla seriyor gözünüzün önüne. Öte yandan üç ana bölümden oluşan romanın Baba, Oğul, Hayalet adları verilen bölüm başlıkları da bir diğer ipucunu veriyor bize. Farklı bir okumayla, kendi bencilce zevklerinin peşine düşmüş baba İhsan Sait'i Osmanlı İmparatorluğu'nun, ilgilenmeyip savaşlarda yok olmasına göz yumduğu oğlu Ali İhsan'ı yıkılmakta olan İmparatorluğun halkının ve kısa bir zaman yolculuğu sonrası 1930'larda karşılaştığımız Osmanlı'nın hayaletini ise yeni oluşturulmaya çalışılan Türk milliyetçiliğinin, İdris Amil'i de merkezdeki tipik Türk insanının yerine koyduğumuzda, karşımıza bambaşka bir hikaye daha çıkıyor. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte, Osmanlı'dan kalan hayaletten, ideal ve mükemmel bir Türk kimliğinin yaratılma çabasının bir tür parodisini okuyoruz. İhsan Sait'in yani bir diğer okumayla Osmanlı'nın kavuşmaya çalıştığı, gelecekte bekleyen Prenses Döjira'nın neyi simgelediğini ise size bırakıyorum.
Tipik bir Anar anlatımı olarak bu romanda da sayılı, birkaç yan karakter dışında öne çıkan bir kadın karakter yok. Anar, tek bir türle sınırlandırılamayacak yazarlardan. Zamanı çizgiselden çok dairesel algılayan, sonsuzluğa uzanan, sonuç olarak zaman kavramını yeniden yorumlayan bir felsefeye dayalı, özel bir anlatım biçimine sahip. Onun için söylenebilecek en doğru tanım kuşkusuz kendine has düşsel dünyalar kurduğu... 'Bizim Borges'imiz' desem yanlış mı söylerim bilmiyorum ama en azından onun kendisini nasıl tanımladığını biliyorum. 2001 tarihli, nadir verdiği röportajlardan biri olan Cumhuriyet röportajında şöyle diyor; "Ben bir 'joker'im, yani 'şakacı'yım..."
Ben, bir yanıyla tasavvuf parodisi olarak, bir yanıyla da insanlık kültürünün bilim-din sarmalı içinde okudum olayları, her ne hikmetse! Dağılmamak ve dağıtmamak için de sadece bu noktadan birkaç not düşeceğim dedim, çok şey yazdım gibi, oysa sadece birkaç not düştüm. Hepsi bu…
Bahsi kapamadan eklemek istediğim gayet felsefik ve tüm bir insanlık birikiminin özeti diye görebileceğim bir diyalogu da ekleyeyim:
“Eflatun nam bir feylesof, ‘Bu dünya, fikirler aleminin bir taklididir.’ dediğinde, Fars Kralı Dârâ, ‘Nah! Asıl fikirler, bu dünyanın bir taklitidir!’ demişti.”
(Biz daha 18′li yaşlarımızda nam-ı diğer Platon‘un mağara alegorisini kendi aramızda kaynatırken, bir arkadaşım kestirmeden şuna benzer bir şey demişti: Aslında bütün insanlık tarihi “idea” ile “madde” arasındaki önceliğin hangisinde olduğu inancının kapışmasında yatıyor. “İdea”nın maddeden önce geldiği düşüncesi, dini perspektifi; “madde”in ideayı da peşinden getirdiği düşüncesi ise dünyevî bilgiyi ve yansımalarını getiriyor. Tabii, o 18 yaşında böyle bir tümce kurmamıştı ama meali aynen böyleydi. Öyle işte.)
Bazı kitapları okurken, “Yazarı ne çok eğlenmiş yazarken.” diye düşünürüm.
Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayâllere dönüştüğü bir hikâyedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikâyelerin düşlere dönüşümü, zaafların asîlleşmesi, erdemlerin ardındaki günâhkârlık tüm içtenliğiyle akacak zihinlere. İnsan olmanın en zayıf ve en yüce yanları, bir hikâyenin dokunuşuyla bir kez daha bilinebilir olacak. İhsan Oktay Anar, bu yeni düşüyle sizleri bir kez daha şaşırtacak. Çizgilerde değil kürelerde gezinecek, bilinen zamanların bilinmeyen anlarına yolculuk edeceksiniz. Alışık olmadığınız bu dünyanın kapısından girdiğinizde âşinalık hissedecek, sadeliğin ihtişâmına teslim olmanın rahatlığıyla kendinizi akışta yolculuk ederken bulacaksınız.
Keyifle okunulacak bir kitap daha. Ben severek okuyorum. İyi okumalar. :)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder