10 Aralık 2013 Salı

Mavi ve Siyah Mara Karadeniz

 

Denizi olan bi yerden gelip denizsiz bi yerde kaybolmak mı benimkisi?
Annem hep derki: "insanın gönlündeki rengi hayatına benzer, hayatına akıverir. Senin bu maviye tutkunluğunun da hayırlısı bakalım. İnşallah gönlündeki mavi sevgisi ömrünü de maviletir. Bizim oralarda mavinin iki anlamı vardır güliçkimi tıpkı Karadeniz gibi; biri tarafı deniz, sonsuz, neşe, hayattır öteki tarafı da kara, karanlık, keder, ağıttır. İnşallah senin ömrüne ilki nasiptir evladi."
İnşallah benim ömrüme ilki nasiptir nana, inşallah manamo inşallah...
Karadenizli yüksek seslidir. Bunun sebepleri arasında Karadenizlinin çok çay tüketmesi, oksijeni yüksek deniz havası gibi faktörler vardır. İklimin yağışlı olması, dağların denize göre konumu gibi faktörlerin de etkisi vardır tabi.
Sesimin gürlüğü de, ayarsızlığı da, maviye sevdam da denize sevdamdan gelir. Karadenizin hakkını yiyemem mavisini tattırdı bana ama karasını da ağırından oldu.
Bizim oralarda Karadenizin yüceliğine inanılır. Karadeniz ya mavisinden çalar inşanın ömrüne ya da karasından. O da bizler gibi bi canlıdır. Gördükleri, duydukları vardır. Bizim denizimiz bizim kaderimizdir. Huyunu suyunu öğrenmişizdir biz onun ezelden o da bizimkisini gazelden. Azmışsa suları mesela, yeri göğü gri olmuşsa bi yerlerde muhakkak yanmıştır birilerinin yüreği. Dinlediği dertlerden, yamuklardan sinirlenir de kabarır dalgaları, suları. Dalgaları yüreğidir onun; o kadar açık, o kadar uçurum…
Her insanın bir denizi vardır içine koyduğu bizim oralarda, Karadenizden bir parça vardır yüreklerimizde. O parça bir yerden sonra belli eder kendini, rengini. Ya mavi olur durulur, ya kara olur delirir. Benim denizim hep dalgalidu daa. Ne dümdüz mavi olur yer gök nede kara. Kestiremiyorum nana. Karadenizin bana verdiği rengi kestiremiyorum…
Oysa bu deniz değil mi, bu denizin kara suları değil mi sevdiklerimi alan? Neden vazgeçemiyorum ben hala ondan? Beni de mi çekiyor nedir? Kaç nefesin ah'ı var üzerinde Karadeniz? Kaç ananın feryadı var sularında? Kaç beddua aldı habu dalgaların? Sen canımdan can almışken, canımdan parçalar koparmışken, senin suların kanlı iken neden sana olan bu sevgim ey en büyük sevdam? Hangi renktir ömrüme çaldığın?
Bir yanın korkunçluk, katil, mezarlık; bir yanın huzur, mutluluk, sonsuzluk. Bu nasıl bir çelişki? Hangi bünye, nasıl barındırır, bu aykırılığı? Böyle uçurum olmanın mentalibesini anlat bana. Mavinle karan, denizinle uçurumun niye bir arada? Önünde olmasaydı o şiddetle, nefretle dövdüğün dalgakıranların katar mıydın hepimizi önüne?
Oysa her şeye rağmen annem gibi, babam gibi, kardeşlerim, dostlarım, sevdiklerim gibi, ailem gibi, özlüyorum seni; rengini, kokunu, sesini, dalganı... Nasıl bir büyüdür bu sendeki? Nasıl bir kendine çekiştir?
Bitmezki senin fırtınaların, dinginliğin olmazki senin. Sen hep hırçın, hoyrat, asi. Senden mi geliyor ruhum, senden mi ayrıldı bedenim, hamuruma su niyetine mi katıldı suların? Neden kopamıyorum senden? Beni yalnız sen dinlersin, sen anlarsın yine. Ölümle arkadaşlık benimkisi Karadenizim, bilirim huyunu; sana güven olmaz. Napacağın belli olmaz. Bitmez alacağın ah’lar, dinmez dalgaların, tükenmez efsanelerin. Süregelen bir sonsuzluk ömür seninkisi. Dibin bile bulunamışken daha hırçınlığından nedendir insan nesline bu öfken ey kara sevdam?
Sen benden niceleri aldın Karadeniz, dedim ya hamurum seninle yoğrulmuş sanki. Derdim sen derman yine sen... Benden aldıklarına bakıyorum konuşamıyorum. Seninle konuşurken onlarla konuşuyormuş gibi hissediyorum.  Hele cumaçkimi, onu da aldın benden kaldım eyiden eyiye tek başıma…
Ekmek gibi hava gibi muhtacım sana cumaçkimi. Şimdi yüreğimde kalan nedensiz bir acı. Özledim seni, çok özledim cumaçkimi.. Cumaçkimi muçore, kayiyeyi? Şimdi sanki bütün deniz, bütün sular sensin cumaçkimi. Allah rahmet eylesin gani gani... Mohti cumaçkimi, ela mohti...
Ağlamak çare olsa gelirdin geriye cumaçkimi. Olmuyor işte hiçbir dilde anlatamıyorum sızımı. En zor anımda, yetmediğinde telaffuzum başlardım, derdim Lazcayı bilirsin; şimdi oda yetmiyor. Seni alan Karadeniz olunca Lazca da yetmiyor, onun dili de yetmiyor anlatmaya. Sessiz kalıyorum cumaçkimi, nefesim yetmiyor. Anlatılmıyor…
Bazen değişik hislere kapılıyorum cumaçkimi denizin karşısında gidip bi banka oturunca; bazen sana konuşuyormuşum gibi geliyor ona konuşurken. Bazen de sanki sende gelip birden bi yerden çıkıp yanıma oturacakmışsın, ya da yanımda oturmuş da beni dinliyormuşsun gibi geliyor. Özlüyorum cumaçkimi, çok arıyorum.
Ne uğursuz seneymiş habu be bitmedu derdi tasasi da bitmedu. Gerçi desene cumaçkimi; Karadenizin yamuğu, derdi biter mi?
Sanki senden de sonra daha bi bağlandım habu merete, bu Karadenizin sularına, kokusuna, rengine, fırtınalarına cumaçkimi. Görmeden duramaz, yaşayamaz oldum. Beni benden aldi.  Kızma bana. Sen yokken derdumi kime derdum Karadeniz de olmasa, bende gülmek isterdum habu gözlerum dolmasa. Beddua edeceğum puğvar suyun gurusun. Soylesena bu Leyla hangi yoldan yurusun?
Şimdi içimdeki parçası, yüreğime çaldığı parçası hep dalgalı. Hayatım cumaçkimi hayatım kararsızlaştı. Savruluyorum oradan oraya bilmeden. Bilmediğim bi şehirde bilmediğim insanlarla yaşayamıyorum… Karadenizden bana kalan tek yüreğimdeki parçası orda da. Dalgaları uzanmıyor bu defa olduğum yere. Gelmiyor kokusu, duyulmuyor sesi, haykırışları. Şimdi seni de aldı ya hepten yalnız kaldım ben. İçimde kaldı derdim, anlatamıyorum kimselere.
Diyemiyorum içimde kalanları. Orda tıkıldı kaldılar içime. Meğer nefes alamıyormuşum ben onsuz. Ne kadar haykırsam, ah etsem de olmuyormuş Karadenizim olmadan… Benim denizim hep dalgalı be cumaçkimi, bir türlü dinmek bilmedi, durulmak bilmedi. Yeri maviyse göğü kara. Belki de bundandır maviye tutkunluğum. İçimdeki denizin karışıklığındandır.
Ömür uzun, yük ağır; insan kimseyi koyamazmiş sevdiklerinin yerine cumaçkimi. Her gönlün taşıyabileceği hüzün, sıkıntı, üzüntü sınırlıdır. Gidilecek yol sayılıdır. Elbet kavuşuruz cumaçkimi. Yakındır üzerimdeki rengini açığa vurması.
Bugünün yarınına gün doğduğunda takvimler yine ayın onbirini gösterdiğinde tam 5 ayı yola koymuş olacağım sensiz cumaçkimi, tam 5 koca ay bitmiş olacak, 6. aya başlayacağım.
Anlatamam derdimi da denizin dalgasina, aldi götürdü cumaçkimi de bakmadi arkasina… İçimdeki sızı dinmiyor benim. Bazen boyle birden dalgalanıyor denizim; büyüyor dalgalarım seni alan dalgalar gibi cumaçkimi. Vuruyor kıyıya öldürecek gibi. İçimdekiler dinmiyor cumaçkimi. Mara si va mohti…
Gönlümün sol tarafi zaten ezelden beri aşktan yoksun idi, sevemedum daha kimseyi da olmadi, çıkmadı benum da karşima şöyle gönlume koyacağum birisi; ama şimdi sağ tarafı da sevduklerumden, kardaşlarumdan eksiliyor bir bir, senle de bir daha eksildu, öyle bir eksildu ki toplayamadum kalanini, kapatmayi birak küçültemedum bile açtığu deluğuni..
Kendinden vazgeçebilecek kadar sevmek birini... Bu mümkün mü? Gerçekten böyle seven var mı, bulunur mu? Bir adam çıksa karşıma; ben ona aşık olsam, o bizim oralara, Karadenize… Ben onun ellerine tutkun olsam, o elleriyle yaptıklarını izleyen gözlerime... Sonra Hopaya yerleşsek birlikte. Mutlu mesut yaşasak ebediyen Karadenizin gölgesinde; denizin kıyısında, yeşilliğin içinde...
Denize kapak yapamayız, göğe direk dikemeyiz, bir de ölüme çare bulamayız derler bizim oralarda. Ellerimiz kollarımız bağlı sevdiklerimize kavuşmak için mahşeri beklemekle mahkumlaştırılmışız. Olsun cumaiçkimi. Allah sevdiklerini erken alırmış yanına. Ohosori?
İçimde bi yerde bi sıkıntı, bi darlık, değişik bişe var. Hayrolsun diyorum ama ne zaman böyle olsa hiç hayırlı bi iş olmaz çok iyi biliyorum.
İlk defa bir listeyle yazıyorum böyle bir yazıyı; tek parça eşlik etmiyor konu Karadeniz olunca gönlüme, yetmiyor da. Şimdi yine bir ilkle tüm bu parçaları paylaşıyorum sizlerle; kalın sağlıcakla…
Oy… Kemençeler daha bir başka çalıyor sanki... Habu körolasi inceden kemençe sesi yer bitirur adami… Mak'omadi... Zade... Zade mak'omadi...

http://youtu.be/NJw-t56ROio
http://youtu.be/kdbsxZRBC3Y
http://youtu.be/Z5abFmtwUis
http://youtu.be/Do2YzE5XtG0
http://youtu.be/ao77eYD3STA
http://youtu.be/w-O2EjIUe6M
http://youtu.be/WE1rDHCBp18
http://youtu.be/1agamx6OiCM
http://youtu.be/TIv2InSV42k
http://youtu.be/Xgc3XYUI5Zw
http://youtu.be/XZs5eyq0KH0
http://youtu.be/UFZud0vITrI
http://youtu.be/bS_2RDNgtng

5 Aralık 2013 Perşembe

"Ne Okuyorum?"dan Kumral Ada Mavi Tuna


Kumral Ada Mavi Tuna, okuduğum ilk Buket Uzuner kitabı. Aylar önce okumuş olmama rağmen ancak anlatabildiğim kitaplardan bir tanesi. Başına attığım tarih ve "Kadıköy" yazısı bile kitabı sevilir yapan küçük detaylardan. 
Bu kitabı okurken öyle pişmanlıklar yaşadım ki. Niye bugüne kadar hiç Buket Uzuner kitabı okumadım ki diye kendime o kadar çok kızdım ki... Kumral Ada- Mavi Tuna öyle güzel bir roman ki, okumadıysanız hiç geç kalmadan hemen okuyun.

Okumak isteyenler için hüzünlü bir aşk öyküsü Kumral Ada Mavi Tuna.
Fakat hayat bir romana hiç benzemez ve bazılarımız olacakları çok önceden sezebilsek de tarihin akışını değiştiremeyiz. Buna ancak romanlarda ve filmlerde gücümüz yeter ve bu yüzden çılgınlar gibi tutkunuzdur sinema ve edebiyata.

Yazıyı sosyal tespitlerle doldurup haddim olmayan işlere burnumu sokacak değilim ancak Türk edebiyatının erkek egemen bir yapısı olduğunu iddia edenlere bir doz Buket Uzuner tavsiye edip, hemen kitap hakkında yorumlara geçelim...
İlk olarak Mabel Matiz’in, sonra da kitap kulübümüzün övgü ve tavsiyeleri üzerine okuduğum bir kitap Kumral Ada-Mavi Tuna. Girizgahtan da anlaşılacağı üzere oldukça beğendiğim ve okumak için tavsiye isteyenlere ilk olarak önereceğim kitaplardan birisi oldu.
Kumral Ada - Mavi Tuna, iç savaşın içimizde ve dışımızda, bireysel ve toplumsal olarak yarattığı yangınları umutsuz bir aşk üçgeni ekseninde anlatan sarsıcı bir roman.

Dört dile çevrilen Kumral Ada - Mavi Tuna birçok toplumsal yaramızı irdelerken unutulmaz bir aşk hikayesi anlatıyor. Hayatımın kitaplarından biri. İnsanı çizerek ilerler, aşkı anlatır, imkansızı öğretir. Roman da sair dayının dediği gibi "askın 1001 turu vardır ve her çeşidi acıtır"
Buket Uzuner‘in en ünlü kitaplarından biri olan Kumral Ada Mavi Tuna, küçük bir çocuğun kendini bildi bileli aynı kadına aşık olmasını anlatan bir aşk öyküsü.
Kitabın ismi ise Ada‘nın mükemmel bir kumral, Tuna’nın ise masmavi gözleri olmasından kaynaklanıyor. Ayrıca kitabında içinde yer alan Ada’nın yazar-şair dayısının, Ada ve Tuna‘nın arkadaşlık öyküsünden yola çıkarak yazdığı kitabının ismidir.
Ben kitabı okuduğumda başlarda çok beğendiğimi söylemeliyim. Ancak daha sonra bazı bölümler beni sıkmış olsa da kitabı başarılı buldum. Kendimi daha çok eskideki olaylara kaptırdım, yeni olaylar bu nedenle hoşuma gitmedi sanırım. Kitabı okurken göreceğiniz üzere Tuna’nın karakterindeki değişimler de bir anda yapılmış. Ada’nın gitmesi üzerine, Tuna bir çok kadınla birlikte olur. Bir bölümde sürekli olarak Tuna’nın yaşadığı ilişkiler aktarılıyor. Bu bölümde Tuna’ya biraz kızdım sanırım.
Kitap iki eksende ilerliyor: İlahi bakış açısıyla anlatılan, kahramanımız Tuna'nın ülkede çıkan iç savaş yüzünden yeniden askere alınması ve bu esnada kendi iç savaşını vermesini temel alan hikayeyle, Tuna'nın kendi ağzından dinlediğimiz çocukluk ve ilk gençlik yıllarının hikayesi. Bütün olarak ise aşk ve sevgi üzerine, toplumsal yargılar üzerine, kişilik üzerine kısacası insan üzerine büyük ama yutulabilir tespitlerle dolu lirik bir hikaye okuyoruz.

Kitabın okura hissettirdikleri ise oldukça karmaşık -tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi; hüznü, huzuru, sevinci, kızgınlığı, şaşkınlığı art arda hatta belki aynı anda hissediyorsunuz. Bir erkeğin, daha doğrusu bir insanın savaşların en zoru olan kişinin kendine karşı verdiği savaşı gerçekten başarılı bir şekilde kaleme almış Uzuner. Tuna'nın kendi iç savaşına paralel ilerleyen (belki de neden olan mı demeliyiz?) gerçek mi hayal mi olduğu anlaşılamayan, sözlük anlamıyla iç savaşa yapılan göndermeler ve bu ikili arasında kurulan metaforik bağ edebi açıdan tatminkar bir iş çıkartıyor karşımıza. 

Yazarın başarılı ve anlaşılır üslubu, zihne ve kalbe aynı anda hitap eden betimleme ve benzetmeleri de cabası. Aşina olanlar için huzurla gülümseten, bilmeyenler içinse merak uyandırıcı Kuzguncuk tasvirleri, zamanın çok-kültürlü ve elbette hoşgörülü mahalle hayatı ve duyguların fiziksel olarak somutlaştırıldığı satırlar okuma zevkini katlayan unsurların başında geliyor. Kitabın sonu ilk bakışta biraz açık kalmış gibi gözükse de, üzerinde düşünüldüğü zaman bunun yazar tarafından yapılan bilinçli bir tercih olma ihtimali daha ağır basıyor ve böylece Kumral Ada-Mavi Tuna okunan değerli eserler arasındaki yerini almış oluyor.

Özellikle okumuş olanlar için belirtmek istediğim -resmi olarak ifade edilmiş olmasa da- pek çok okurun hemfikir olduğu eğlencelik bir bilgi ise şöyle: Ada'nın ailesi aslında hemen herkesin tanıdığı, ünlü bir aile... Şair dayı; Atilla İlhan, annesi Pervin Gökay; Çolpan İlhan ve babası Süreyya Mercan; Sadri Alışık. Süreyya Mercan'ın oynadığı meşhur filmin Balıkçı Osman olması ve kitabın doğrudan Atilla İlhan'a ithaf edilmesi bu düşünceyi oldukça sağlamlaştıran etkenler elbette... Bir rivayete göre Uzuner, usta şairin hayatını kaleme alma isteğine hayır cevabı alması üzerine "O zaman ben de sizi romanımın kahramanı yaparım" diyerek yazmış kitabı.

Benim naçizane değerlendirmelerimi bir kenara bırakacak olursak, Kumral Ada~Mavi Tuna uzun uzun irdelenebilecek, detaylı incelemesi yapılabilecek bir kitap esasında. Bu konuda yazarın kendi sitesinde güzel bir düşünme listesi hazırlanmış ki merak edenleri buraya alalım.
Bu kitapla beraber yazarın diğer kitapları da ilgi alanıma girmiş bulunmakta ancak hayal kırıklığına uğramaktan çekiniyorum açıkçası; "Ya diğer kitaplarını bu kadar beğenmezsem?" diye. Bu noktada sizin tavsiyelerinizi rica ediyorum: Sizce hangi Uzuner kitabı beni hayal kırıklığına uğratmaz?

Buket Uzuner Tuna'yı, Tuna'nın yıllar süren aşkını öyle güzel anlatmış ki hayran kalmamak elde değil. Kitap bölümlere ayrılara,k yazılmış ve her bölümün başında çeşitli yazar ve şairlerden nefis alıntılar var. Bir bölümde Tuna ve Ada'nın çocuklukları ve gençlikleri anlatılırken diğer bölümde Tuna'nın iç savaşı ve bunun bir kabus olduğuna insanlara inandırma çabası anlatılmış. Doğrusunu söylemek gerekirse çocukluk ve gençlik dönemlerinin anlatıldığı bölümleri okumaktan daha çok zevk aldım, Tuna'nın iç savaş yaşadığı bölümlerde, özellikle de siyasi, toplumsal görüşlerin anlatıldığı yerlerde biraz sıkıldığımı söylemek zorundayım.
Kitabın sonunda karakterlerin kendilerini anlatmaları, bir bakıma savunmaya geçmeleri de değişik bir yöntem olmuş. Kitap boyunca sık sık geçen Baylan Pastanesi'nin kup griyesi ve Mabel sakızları dikkatimi çekmedi değil. Mabel çikolataları hala var ama sakızları var mı bilmiyorum, Baylan Pastanesi'ne de internet yoluyla baktım, gerçekten de kup griyesi meşhurmuş. :)

Kumral Ada-Mavi Tuna aynı zamanda günümüzün popüler sanatçılarından Mabel Matizin de isim kaynağı. Mabel adını Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanda yer alan Tuna karakterinin takma adından alır. Matiz ise, müziğini en iyi tanımladığına inanarak adına eklediği ve «çok sarhoş, düşkün kimse» anlamlarına gelen eski yunanca kökenli argo bir kelimedir. Kitaptan etkilenerek bu ismi kendine uygun gören gerçek adı Fatih Karaca olan Mabel Matiz, kendi adını taşıyan ilk albümü "Mabel Matiz"i  2011, ikinci albümü olan "Yaşım Çocuk"u da 2013 yılında yayınlamış ve büyük beğeni toplamıştır. Bizzat tavsiye ettiğim sevdiğim sanatçılardan biri olan Mabel'in şarkıları gerek anlam gerek melodi olarak dinlenilesi parçalardır. Şiddetle tavsiye ediyorum. Keyifli bir kitap, tavsiye ederim. Keyifli okumalar :) 




Kar Olma Vakti


 Yağmurlu günlerde küçük odamda oturup kitap okuyup yahut ders çalıştığım yanıbaşımda bir bardak demli çay ile radyoyu da açıp müziği mi eksik etmediğim, annemin mutfaktan gelen seslerinin eşlik ettiği günler geliyor aklıma. şimdi yine penceremde yağmur damlaları…
Kış gelsin soğuk olsun herkes atkı taksın mutlu oluyorum. Farklı bir huzur yağmurlu karlı kış günleri.
Her ne kadar farketmesekte, biz kış sevenler biraz benciliz kabul edelim. Çünkü kış herkese elinde kahvesiyle, ayağında yün çorabıyla gelmiyor. Ama yine de kendimi alıkoyamıyorum sahte güneşli ayaz günlerinden. Belki de aşka aşık biri olduğumdandır.
Şu sıralar artık sonbaharın kararsız evresinden kışa geçiş yapıyor memleketimin odaları bir bir. Erzurum, Konya, Ankara derken bir bir kış misafirliğe geliyor her yere. Kar tanelerini cömertçe bırakmasa da henüz kendi karırlı ölçüsüyle yeryüzüne bırakıyor gökyüzü.
Bütün büyü kış mevsiminin karlı günlerinde saklı. Kış kadınlarının zamanı geliyor. Yaz mevsiminin şımarıklığına ne yapsa ayak uyduramayan kadınların. Yağmur başladığında niyeyse, aklına şarkılar gelen kadınların.

Şuan; elimde kahvem, masamda kitaplarım, camın önündeyim ve kulaklarımda kocaman sevdiğim şarkılar.
Hayatımın vazgeçilmezlerinden biridir kar. Kış demek kar demektir benim için. Karsız bir kış düşünemiyorum nedense. Soğuğu ve yağmuru kıştan saymıyorum. Bir kışsever olarak sıcaktan çok soğuğa, kara düşkünümdür. Aşırıya kaçıp, zarar vermediği sürece güzeldir kar. Bir kar tanesini elinize alıp dikkatle baktığınızda ne kadar ince ve zarif şekillerinden oluştuğunu görürsünüz. Karın altında sessizliği ve adımlarımın çıkarttığı sesi dinleyerek saatlerce yürüyebilirim karın altında.
Sıkı sıkı sarıl kendine. Kalın battaniyelerin, yün çorapların, her akşam sıcak çorban, limonlu çayın... Yalnızlar için en zor mevsim başladı. Nafile ısınma çabalarının mevsimindeyiz. Bir kaç kadeh şarap, koyu bir sohbet, şen kahkahalar. Buz gibi hala zihnim. Gözlerim buz dağlarının tepesinde. Kimbilir kimin yolunu gözler. Ellerim en çok saçlarını düşler…

İstanbul bugün yine ağlamayı bekleyen bir çocuk. Gözleri kapalı, kafası bozuk, kaldırımları ıslanmayı bekliyor. Senin beline, arkadan sinsice, ansızın kim sarılır İstanbul? Bekleme kadim dost, seni kimse anlamayacak. Bu arada çayımız tükendi, kahve ister misin?
Malum yılbaşı geliyor, yavaş yavaş mekanlar süslenmeye başladı, hediyeler ve tarçın kokulu kafeler vesaire. Kültür diye değil de iste yeni gelen bir şeyin heyecanı bizim yılbaşı muhabbetimiz. Her yeni sene bir öncekine göre daha daha hızlı geçmeye başladı, yaş arttıkça insanin meşguliyeti artıyor meşguliyetle de gerçekten yasadığımız ana karşı farkındalığımız azalıyor.

Ne diyordu bu mevsim için Murathan Mungan:
“Kış başlıyor sevgilim Hoşnutsuzluğumuzun kışı başlıyor.  Bir yaz daha geçti hiç bir şey anlamadan… Oysa yapacak ne çok şey vardı Ve ne kadar az zaman Kış başlıyor sevgilim, İyi bak kendine… Gözlerindeki usul şefkati teslim etme ökimseye, hiçbir şeye Upuzun bir kış başlıyor sevgilim Ayrılığımızın kışı başlıyor Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime…”

Sonunda geldi sevdiğim mevsim. Hani akşam olunca sokaklarının tenhalaştığı şu bildiğimiz mevsim. Soğuktan evlerine giren ve sokakları yalnız bırakan insanlara inat ben bu mevsim de her akşam sokaklardayım.
Kış geldi dostlar geceleri karanlık sokakları sarı lambaların ıslak yollarını aydınlattığı günler geri geldi…
Soba kokan evleri tanırım pencere kenarlarından. 
Rüzgar esti mi keskin bir is kokusu konar perde uçlarına. Öyle ki perdeyi aralayan ya esen rüzgardır ya da gelmeyeni gelir diye bekleyen dualı avuç ayalarıdır. 
Bir annenin henüz okuldan dönmemiş evladını beklediği, bir çocuğun umut bağlayıp gökler de uçurduğu ve ve henüz gelmeyenlerin kokusunu bilmediği pencere kenarıdır. Avuç avuç dua biriktiren, düşen yaprakları gidenlerin niyetine sayan bir gam kenarıdır. Kim nerden bilecek ki hem alnı öpülmemiş buruklukları taşıdığını hem kim nerden görecek ki umutları bir bir ısınılmak uğruna is kokusuna döndüğü soba yıllarını. Boynu bükük perdesine gam işlenmiş bir hane burası. 
Sonbahar gidiyor gitmesine yapraklara sarılarak ve bir kış bekliyor kapı ardında çatı arasında. Birikmiş bir kaç umut kalmış eşikte girin içeri girin hadi umudunun yeşilini sevdiğim bir çocuk vazgeçiyor göklere saldığı umutlarından girin ve sinin çocuğun gönlüne. Çökün hadi çökün dizlerinin yanına. Bir çocuğun en güzel oyuncağının rengi kaçmasın. Bir çocuğun diyorum…
Umudunun yeşilinden vurulduğum bir çocuğun…
Kışı seviyorum ama geç gelen kışı sevmiyorum sanırım. Tamam, sonbahar uzasın o güzel ama çok gecikince özlemekten yoruluyorum be. Böyle kar kokusunu, o soğuk havadan korunmak için giyinmeyi özlüyorum. Elektrikli ısıtıcının başında hiçbir şey düşünmeden dalıp giderek dikilmeyi özlüyorum. Ancak hepsinin yanında kışın o soğukluğunu, sürekli rüzgardan ve yağıştan temizlenen havanın aynı anda baca dumanlarıyla kirlenmiş kokusunun 18 yılımın tüm kış anılarını tetiklemesini özlüyorum.

Zamanında demiştim sizlere "eylül kışın habercisidir tadını çıkarın sonra bakarsınız her yer kar olmuş" diye. Şimdi beyaz örtü örtünmenin vakti, şimdi her yerin “kar” olma vakti. Şimdi karlı bir sokakta yürürken ayaklarınızın çıkardığı sesi duyma vakti, şimdi yüreğinizi dinlendirme gönlünüzü dinleme vakti..
Sevdiklerinizle tadını çıkaracağınız bir kış olması dileğiyle, selametle… 
Eldiven takıldığı için bir şeyi açamadığımız sonra eldiveni çıkarıp elimizin buz tuttuğu o mevsim hoş geldin.


"Ne Okuyorum?"dan Osmancık


Tarık BUĞRA'nın “Osmancık” romanı, 1983’te Tercüman’ın 1-111 sayılarında tefrika edildi. 1983'te Ötüken Neşriyat 436 sayfalık baskısını yapar. 1985,1987’te yeni bas­kılar izledi. Eser, 1983 Türkiye Millî Kültür Vakfı'nın edebiyat dalındaki ödü­lüne lâyık görüldü. Dinçer Sümer, romanı oyunlaştırır. Şubat 1985'ten Devlet Tiyatrolarında sahnelendi. Tarık Buğra’nın yazdığı dizi senaryosunu TRT adına Yücel Çakmaklı yönetir ve  “Ku­ruluş” adıyla 1988’de gösterilir.
Osmancık, “Tarihin en uzun ömürlü, en büyük devletini kuran irade, şuur ve karakter”in Tarık Buğra’nın yorumuyla romanlaştırılmasıdır. “Ben, yola, bir görüşü veya yorumu savunmak veya aşılamak için çıkmadım. Bunu hiçbir romanımda yapmadım. Sadece konuyu anlamaya ve anlatmaya çalıştım. Anladığım gibi anlatmaya çalıştım.” diyen Tarık Buğra, Osmancık’ı da aynı anlayışla ve “Osmanlı’nın sırrı nedir?” sorusundan yola çıkarak yazdığını söylüyor.
Bu nedenle, romanda Osmanlı Tarihi ile birtakım paralellikler veya zıdlıklar bulunsa da -ki, bunlar önlenemez- karşılaşacağınız, “Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoşgörmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık; bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak, şevklendirmek, gayretlendirmek sana” gibi sözler, aslında, hiçbir tarih kitabında bulamayacağınız, yalnızca romancı Tarık Buğra’nın, Kayı Boyu’ndan Osmanlı imparatorluğu’na götüren karakteri ve anlayışı ortaya çıkarmak için Ede Balı’ya söylettiği nasihatlardır.
Osmanlının kuruluşu ile ilgili romanların başında gelen eserlerden biriside Tarık Buğra’nın Osmancık adlı eseridir. Bu eserde Osman Bey’im çocukluk döneminin sona ermesi ve gençlik döneminde karakterinin oturması işlenmiştir. Ertuğrul Bey’in küçük oğlu olan Osman Bey eğlenceyi seven ve amaçsız yaşamayı tercih eden bir genç olarak yaşamaktadır.
Onun bu yaşam şekli Şeyh Edebali tarafından eleştirili ancak Osman Bey buna anlam veremez. Daha sonradan Osman bey bu adamın kızına aşık olur. Ancak Şeyh bu evliliğe müsaade etmemektedir. Bu olanlardan sonra neyi eksik yaptığını anlamaya çalışır ve bu sırada karakterinin oluşu işlenir. Artık Osman eski Osman değil Osman Bey’dir.

Bundan sonra Osman Bey’in liderlik vasıflarını nasıl elde ettiği, nasıl ve ne yönde kullandığı konu edinmiştir. Kitap tarihi bir roman olduğu kadar psikolojik bir roman olma özelliğini de taşımaktadır. İçerisinde bolca savaşlara da yer verilmiştir. Romanımızın baş karakteri olan Osman Bey’in hayatının son bulması ile birlikte romanımız da sona ermektedir.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Ah Mine’l-Aşk


“Ah minel ışk-ı ve halatihi,
Ahraka kalbi bi hararatihi,
Manazara ayni ila gayrikum,
Uksimu billahi ve ayatihi...”
Şeyh Galib'in Terci-i Bend’inin tekrarlanan bölümünde geçen bu şiirle konumuza giriş yapalım istedim… “Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî” beyti “Âh(lar olsun! )! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden (çektiklerim)...” anlamıyla can bulmuştur lûgatlarımızda. 
Âh mine'l aşk”, “Âh aşkın elinden…” anlamına gelir.
Hüzünlü bir hikâyeyi anlatır Ah Minel Aşk. Hat sanatında ağlayan iki göz ve bir Elif ile çizilip, hem kahderen aşk hem de kahreden gözyaşının ifadesidir. Yeni bir yorum ile tasarlanan ‘Ah Minel Aşk’ın ilk harfi ‘elif’ bir hançeri, ikinci harfi ‘ha’ ise ağlayan iki gözü simgeliyor. Aşktan ah çekme anlamına gelen ‘Ah Minel Aşk’, sevip de kavuşamayanların hikâyesini anlatır.
 “Ah mine’l aşk”, Arapça kökenli bir kelimedir ve "aşkın elinden ah çekmek" anlamına gelen bir tamlamadır. Bu söz Arap edebiyatında meşhur bir ibaredir. Edebiyatımızda da Fatih Sultan Mehmet’in benzer kullanımına şahit oluyoruz:
“Âh min azmatin bi-gayr-i iyab
Âh min hasretin ale’l-ahbab”
Bu beyit de “Ah, dönüşü olmayan gidişten! Ah, dostlara hasret çekmekten!” anlamına gelmektedir.
Âh mine'l aşk “Ne gelmişse aşktan gelmiştir.” gibi bir anlamla sözü kısaca anlatmak için kullanılır. Buradaki aşkı mecazi alabileceğimiz gibi ilahi olarak da düşünebiliriz. O zaman “Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olmuştur.” şeklinde bir anlamla “Ne yapalım, takdir-i Huda!” deyip işin içinden çıkılmış olur.
Söz “Ah minel aşk ve minel garaib” veya “Ah minel aşk ve’l-garaip” (Ah, aşkın elinden ve garipliklerden) şeklinde de kullanılır.
Âh mine'l aşk adıyla Prof. Dr. İskender Pala'nın ve Ada Yayınevi yayınlarından Ferit Edgü'nün 1970-1976 yıllarındaki şiirlerinin olduğu birer kitabı vardır.
“Mine’l-aşk” sözü Şeyh Galip’in bir Terci-i Bent’inin vasıta beyti olarak (Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî) şeklinde geçmektedir. Bu Terci-i Bent altı bentten oluşmaktadır. Her bentte sekizer beyit (16 mısra) bulunmakta, her bendin ilk altı beyti hane beyti, son iki beyti ise vasıta beytidir. Vasıta beyti terci-i bentlerde dekrarlanır. Dolayısıyla Galip Dede’nin terci-i bendinde bu beyit altı kez tekrarlanmıştır.
“Ah” sözü gerek Osmanlı alfabesi ile gerekse Latin alfabesi yazımında “Allah” lafzının ilk ve son harfleridir… Günah da “ah”la kafiyelidir... O da siyahla, simsiyahla, vahla, eyvahla... Lakin hepsi de Allah’la...”Ah”tır kafiyelerin en güzeli... Âh etmemiz aşk'tandır biz aşığız çünkü âh ederiz,çünkü âh'ımız aşkımızın muhbiridir. Bizim âhlarımızın esbabı yalnızca aşktır... Gerçi Eskiler "Ah mine'l-Aşk" yani "Ah aşkın elinden" demişler; galiba biz de "Ah Bine'l-Aşk" yani "Ah aşka ulaşmak" demeliyiz.
Aşk delilik, dengesizlik halidir. Öylece geleni yaşama, bazen sadece bakma halidir. Aşk cesaret ister. Aşkın kendi güneşi vardır. Ne zaman doğacağını o bilir, siz şimdi biraz dinlenin.
Ah Min'el Aşk'ı Anlamak.. Aşk öyle bir denizdir ki dibi bulunmaz; öyle bir sırdır ki, her gönül kaldırmaz, ehli olmayanlara anlatılmaz. Divan şairleri aşkı acı çekmek için yaşamışlar, bundan memnun olmuşlar hiç bir zaman ah ü vah edip aşka, aşık olduklarına lanet okumamışlar.. Ama ya şimdi ? Aşklar ne için ? Sadece görmek konuşmak ve daha ilerisi dokunmak için.. Kaybedilen ne oldu ? Eski zamanlarda yaşanan Leyla ve Mecnun aşkı neden artık bir hikaye, neden bir destan.. Mecnun Leyla'ya kavuşmaya gücü yetmezken günümüzdeki aşklar daha mı güçlü ki birkaç buluşmadan sonra hadi sen yoluna ben yoluma deniliyor?
Önce, aşk vardı. Gökler kat kat kurulmamış, yeryüzü kadem kadem örülmemişken aşk vardı. Ay geceye saklanmadan ve gölge güneşe nikâhlanmadan aşk vardı. Kaderi heceleyen mühürlü defterden ve üzerine ant içilen kalemden önceydi O. Önce yoktu ve aşk vardı.
Ah Minel Aşk’ın ne anlama geldiği konusunda uyuşmazlıklar var..
“Aşkın elinden, hem kahreden aşk hem de kahreden gözyaşı,ah aşktan ve onun hallerinden, kalbimi sıcaklığıyla yaktı,ah aşkın elinde”diye anlamlandıranlarda var artık hangisinin doğru olduğuna osmanlıcası(yazının osmanlıca olduğunu düşündüğümden) olan karar versin..
Rastlamış olduğum yazıların bir tanesinde de şöyle açıklamış;
Halk sanatında tabiat bir çerçeve gibi insanın çevresinde yer alırken burada elif ve he’yi insan olarak düşünürsek tabiat bunun çevresinde ikinci planda toplanıyor demektir. Tabiatın sınırsızlığı yazı ile resimlenmesine kolayca imkan sağlayamadığından yazı sadece resmin ortasında görülür, he’nin dere şeklinde göz yaşlarıyla, tabiatla birleşir, aynı şey olur. bu ah minel ask yazılı tabiat resimleri ateşle suyun, iki zıd mizacın yankısıdır. yedi dağın tepesinden ateşler dumanlar fışkırırken iki gözlü he’nin gözlerinden akan yaşlardan dereler, denizler meydana gelir. elif’in tepesinde yıldırımlar zikzaklar çizer.
Demir dağları eriten, feleğin aynası olan gök kubbesini karartan, yer yüzünü tufanlara boğan bu aşk timsalinde iki ayrı güç yan yana bulunduğu halde birbiriyle birleşememektedir. Ateşle su, elif’le he bunu sembolleştirir.
Aynı zamanda Osmanlı devrinde bir genç evlilik çağına yaklaştığında ve de aşık olduğunda bunu ailesine hissettirmek için hemen bir "ah minel aşk" tabelası yazdırır evin salonuna asarmış.
Bizden bu kadar sağlıcakla dostlar…



1 Kasım 2013 Cuma

Mevsim-î Gönüldür

 

Gönlümü bazen dingin bir su kenarında, hayalin güçlü kanatlarına binmiş ötelerde gezinirken, bazen karşılaştığı herhangi bir otobüse yaşlı gözlerle el sallarken suçüstü yakalıyorum. Yaşadığı kesif duygu ikliminden sıyrılıp yaşanmakta olan gerçekler âlemine geçişte ve içinde bulunduğu hazin durumunu gizlemekte başarısız oluyor, panikliyor.
Bir gemi yüzüyor içimde kimi zaman, saflığın, temizliğin ve zarafetin timsali kuğuları andıran. Hudutsuz ve dile getiremediğim hislerimi yüklenmiş olarak kayıyor berrak maviliklerin üzerinden. yitiğini arıyor belki, belki bu uğurda yitip gidecek bu meçhul ve karanlık sularda?..
Bir kelebek uçuyor bazı yüreğimde, rengârenk. Çiçeklere konup kalkıyor hercai bir gönülle. Umurunda değil dünya. Kısacık ömrünün tadını çıkarmaya çalışıyor anlaşılan; konduğu hiçbir yerde uzun boylu kalmayışı bundan.
Siyah, azametli bir kartal süzülüyor içimin semalarında. Ağır ağır, geniş daireler çizerek uçarken hükümranlığı altında bulundurduğu gökte, keskin ve acımasız gözlerle yeryüzünü tarıyor, pençeler tetikte!...
Bir serçe telaş içinde pırlayıp uçuyor önümden. Gönlüm de peşine takılıp, meçhule kanat çırpıyor. Alıp alıp gidiyor başını.
Atlılar geçiyor içimden doludizgin. Nalların toprağı döverken çıkardığı tempo kanımı tutuşturuyor. Geçmiş zaman savaşlarının içinde buluyorum birden kendimi. Meydan, acı at kişnemeleri, korkusuz naralar, talihsiz feryatlarla ağız ağza dolu. Her taraf toz-duman…
Bir yaprak düşüyor içime, sararmış, kuru… Bir başına düşüş, gönül ülkeme serapa sonbaharı getirmeye yetiyor. Yeni yeni başlayan soğuklarda haddinden fazla üşüdüğümü hissediyorum işte o an…
Bulutlar kaplıyor birden içimi. Sisten, kalın, saten, mat bir beyaz perde çekiliyor dünya ile aramıza. Kendimden kaçmama yardımcı olmuyor görüntüler. Bedenin daracık hücresinde, başım avuçlarımın arasında, bilmediğim suçlarıma verilen bilmediğim bir cezanın infazını bekliyorum ümitsizce.
Bir yağmur bastırıyor içime durup dururken. Ben yağmura aldırışsız, ben sırılsıklam yürüyorum bir tarla yolunda, topraktan buğulanan bereketi ruhumda duyarak.
Yağmur sağnağa dönüşüyor birden. Handiyse insanın gözlerini kapacak şimşekler çakıyor yağmurun arasından. Göklerin, dehşetler saçan gökçek kırbaçları şaklıyor, çıplak ve ıslak arzın üstünde.
Bir güneş açıyor içimde sonra. Pırıl pırıl ve canlı ışıklar parlak umutlar yüklü. Kesilmiş olsa da derinden derine yağmurun uğultusu var kulaklarımda hala. Sükût o içli, o ruha işleyen eşsiz bestesini icra ediyor şimdi.
Karlar uçuşuyor içimde bazısı. Havada beyaz tüyler gibi uçuşan mütereddit taneler konmak için yer beğenmekte kararsız sanki. Onların bu kararsız hali, hüzne bahane arayan gönlüme hemencecik aksediyor. Gecikmiş kararlar büsbütün çıkmaza giriyor.
Bir de bakıyorum; nerden peyda olduğu bilinmez bir hortum girdabına çekip alıyor beni. Karşı koymak anlamsız. Dönüyorum, her şey dönüyor…
Olan oluyor ve gökler öfkeleniyor ansızın. Buzdan bombalarla gazap yağdırıyor yer ehline; doludur yağan, dalda çiçek perişan, tomurcuklar darmadağın, ekinler yerle bir…
Kâh bir rüzgâr esiyor içimde serinden, saçları dağıtıp dalgalandırıyor. Nazlı nazlı salınıyor bir kavak, tatlı tatlı hışırdıyor yapraklar. Ve kâh çöle kesiyor içim, yüreğim kavruluyor kızgın güneş altında.
Yürekteki yangın dili de tutuşturur,

Kelimelerim onun için ateş soyludur.