23 Ocak 2020 Perşembe

İstanbul’da Galandar Gecesi!


İstanbul'un en aktif memleket derneklerinden biri olan Yağmurdereliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği,  geçtiğimiz günlerde yine müthiş bir programa imza atarak tüm hemşehrilerini buluşturmayı başardı.
Sultanbeyli’de her sene Yağmurdereliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği tarafından düzenlenen, Karadeniz'in bazı yörelerinde halen yaşatılan ve geleneksel oyunların oynandığı Galandar Gecesi (Rumi yılbaşı) kutlaması, bu sene de yine Yağmurdereliler tarafından düzenlendi. Bu defa tamamen Yağmurdere Vadisi gençlerinin oluşturduğu YAYDER Gençlik Kolları’nın hazırladığı Galandar Gecesi, hazırladıkları oyunlar, skeçler ve müziklerle renkli görüntülere sahne oldu. 
Garagoncolos

Dernek Başkanı Sadık Yazıcı’nın konuşmasını gerçekleştirerek açılışını yaptığı gecede en büyük Galandar temsillerinden biri olan Galandar Ateşi, Galandar’ın en bilinen temsillerinden olan “Garagoncolos”un halı ile sahneye getirilmesiyle yakıldı.

Sultanbeyli Beyazköşk Düğün Salonu’nda düzenlenen programa; AK Parti Milletvekili Osman Akgül, Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin, İSTAÇ A.Ş Genel Müdürü Mustafa Canlı, AK Parti Genel Merkez Marmara Bölge Koordinatörü Ali Sevinç, MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı Ümit Gürbüz’ün ve birçok dernek başkanlarının da katılmasının yanı sıra tüm Yağmurdereliler adeta akın etti.

Galandar oyunlarından kareler
Canlı yayın eşliğinde, eğlenceli ve dolu akışıyla gerçekleşen Galandar Gecesi'nde, geleneksel oyunların yanı sıra, bu yıl ilki düzenlenen serbest konulu şiir yarışmasının sonuçları açıklandı. Yine  Yağmurdereli Edebiyat öğretmenlerinin oluşturduğu  komitenin, sonuçlarını belirlediği şiir yarışması ve çekiliş ödüllerinin sahiplerini bulduğu gece de bir de Yağmurdere konulu şiir için Yağmurdere Özel Ödülü verildi.

Galandar Hatıra Köşesi
Galandar Gecesi’nin ne olduğunu, ne anlama geldiğini ve eskilerde nasıl kutlandığını anlatan Yağmurdereliler, köyün büyükleri ile gerçekleştirdiği röportaj ve mani söylemleriyle programa artı bir değer daha kattı. Bu yıl başka bir ilke imza atan Yağmurdereliler, galandar programına özel hatıra köşesi tasarlayarak bir de katılan misafirlerin görüşlerini kaleme almak amacıyla anı defteri düzenledi. Birbirinden eğlenceli karelerin bulunduğu "Galandar Köşesi", gecenin simgesi haline gelmiş Garagoncolos maketi ile de desteklendi.

Köy Hayatı Temsillerinden Kareler
Galandar adetlerinden sayılan kostümleri giyerek gençler ile kemençe eşliğinde horon oynadı. Etkinlikler kapsamında galandar oyunlarından kim vurdu, kurt kaptı gibi oyunlar oynandı, özlenilen  köy hayatı temsillerinden tarla koşma, ekme, biçme, buğday öğütme gibi temsiller canlandırıldı. 

Momoyer Oyunundan kareler
Yöre de gelenek haline gelmiş bir başka galandar simgesi olarak “momoyer oyunu” adı ile de bilinen orta oyunu için, kurgusu-senaryosu Yağmurdere gençleri tarafından büyük bir özenle kaleme alınan kısa tiyatro oyunu, yine gençler tarafından sahnelendi. İzleyicilerin büyük beğenisini toplayan oyun, kuvvetli alkışlarla ve kahkahalarla karşılandı.

Müzik dinletisinden kareler
Yöresel Gümüşhane Türkülerinden ile günümüz pop müziğine birçok eşsiz parçayı enfes bir müzik şöleni olarak dinleyicisine sunan Yağmurdere gençleri, İmera Fera, Ayrılık Şarkısı, Bu Kalp Seni Unutur mu, Gamzeler gibi günümüz pop müziklerinin yanı sıra Gümüşhane Güzelleri, Felek Ne Derdin Var İse, Suya Gider Allı Gelin gibi bilinen Gümüşhane Türkülerini de seslendirmeyi unutmadı.

Yoğun ilgi gören gece, muhteşem gösterilerin ve enfes dinletinin ardından ilgi ile beklenen kısımlardan biri olan kemençe kısmına bağlanarak hemen hemen tüm konukların da dahil olduğu horonla devam etti.

Bir ilke imza atılarak Yağmurdere’nin en bilinen yerlerinden Taş Köprü, Santa Harabeleri, Kostandağı Geçidi gibi yerler kendine özgü tasarımlarıyla magnet olarak satışa sunulmasına ilgi yoğun oldu. Eski ile yeninin harmanlandığı, tiyatral gösterilerin sergilendiği, müzik dinletilerinin gerçekleştirildiği, yöresel lezzetlerin sunulduğu gecede, Galandar geleneği yaşatıldı.


Galandar Fragmanı_1
Galandar Fragmanı_3

27 Aralık 2019 Cuma

Anlaşılmak Denizi


Otobüs yolculuklarında en çok gece farla aydınlanan yolları izlemeyi severim çünkü en çok o zaman anlam kazanır her gün basıp geçtiğimiz yollar. Hayat telaşesinin için karışmış unuttuğumuz benliğimizle yorgun hayatlar yaşamaya çalışıyoruz. Evsiz insanlar gördüm; dahi kolsuz bacaksız, geçim sıkıntısının çarkında sıkışmış babalar biliyorum, akşama ne pişireceğini yokluktan bilmeyen anneler biliyorum; hepsi aynı kederden izler taşıyordu yüzlerinde. İstanbul’da yaşayanların birçoğunun asıktır ya yüzü. Zaten garibanlık nerde olsa belli ederdi kendini.
Üstten bakanlar buna “mutsuzluk” dedi, halbuki gözlerinden yüzlerine yansımış hüzünleri kimse görmedi. Gençliğinin baharında solmuş çiçekler gördüm; ne hayallerle ekilen toprağa, ne çok beklemişlerdi, sabretmişlerdi boy vermek için.  Üstlerine acımasızca basıp geçti birileri. Kalanlarınsa yüreği çürüdü. Ne zordu şu hayat. Bir yanda elit dünyaların mutsuzlukları, ceviz kabuğunu doldurmazken diğer yanda taşlar kadar ağır yükler taşıyanların, ceviz kabuğu kadar yer etmeyişiydi belki de bu kadar kötüleyen bu dünyayı. İnsanın ahı çıkar derdi babam. Sahi yorulur muydu babalar? Ben babamın yorulduğunu hiç görmedim. Yorulduğumda babamı aklıma getirir kalkarım yorulduğum yerden. Ne acımasız koca bir çarkın içinde yaşamaya çalışıyorduk hepimiz. Hızla dönerken aşağıda ne var ki diye kafasını uzatanı hemen de çiğniyordu.
Ömrümün baharı güzü geçmiş yerini kışa bırakmıştı sanki, aniden ve bir hayli soğuk. Ayazda kalmıştım düpedüz. Karlar yağmıştı en çocuksu en bir sevindik sevinçlerimin üzerine, kar her şeyin üzerine örtmüş, uzun bir beyazlıkla birlikte derin bir sessizlik kaplamıştı ömrümü. Korktuğum bu da olmaz olmasın dediğim ne varsa oldu sanki üstümdeki cam kubbe yıkıldı da altında kaldım ben parmağımı oynatsam canım acıyor camlar ta içime batıyordu.
Mütemadiyen susuyordum ve kimselerde fark etmiyordu sessizliğimi zaten. Çok sonra sustum; coşkun dereler gibi, çağıl çağıl ırmaklar gibi sustum. Birden. Bıçak kesiği emsali. Öyle sustum ki, derinde Besmelem yosun içinde. Derin bir çıkmazın koca bir fırtınanın ortasında oradan oraya savruluyordum. Kimsesiz bir yaprak misali. Ve koca bir karadelik gibi gün geçtikçe daha çok büyüyordu içimdeki yalnızlığım. Eskiye dair olan her saniye aklımın çarkında kalmayıp mutluluklarım şu an ki derin mutsuzluğumu daha da çarpıyordu sanki yüzüme. Öyle olurmuş zaten insan yaslandıkça unuturmuş kotu günlerini. Sanki uyumuştum ve durmaksızın kar yağıyordu üzerime, Üşüyordum. Kimsesiz çocuklar gibi Mütemadiyen Üşüyordum ve sanki üzerimi örtecek kimsem yoktu bu hayatta. Sahi ne zor şeydi kimsesizlik. Rabbim kimseyi kimsesiz koymasındı bu hayatta. Böyle zamanlarda hep çocuk esirgeme kurumu gelir aklıma. Oradaki kimsesiz, bir ele muhtaç çocuklar. Oysa ne ağırdı kimsesizlik yükü hem de bir çocuğun omuzlarında. Böyle zamanlarda gider kimsesiz çocuklara kimse olurdum, başını okşardım onların. Ve merhem olurdu sanki onların çocuk elleri yaralarıma. Siz hiç öksüz bir çocuğun başını okşadınız mı?
Öksüz yetim çocukların başını okşarken gözlerinde görürsünüz bu dünyanın en derin kederini. Tarifi olmayan bir minnet duygusu ile bakarlar gözlerinize. Ağlarsanız yaşlarınızı silerler o küçük elleriyle. Hep daha çok ağlayasım gelir. Yetiştirme yurtları bu dünyadaki kimselerimi hatırlatır bana huzur evleri ise kimsesizliğimi. Ne zaman ağlayan bir çocuk görsem oturup onla ağlayasım gelir. Ne zaman bir yetiştirme yurdunun önünden geçsem bu dünyadaki acılarım için Tanrıya şükrederim. Allah acı çekebilme kabiliyetimden razı olsun. Acılarımız bize insan olduğumuzu hatırlatır.
Çevrende olan biten her şeyin farkında olmak çok yorucuymuş. Gerçekleri bir kere gördüğünde, gözün bir kez açıldığında artık geri dönüşün olmuyor, kimseyi aklayamıyorsun içinde. Tüm bildiklerinle baş etmek zorundasın, tüm gördüklerinle baş etmek zorundasın. Çok karışığım. Bir yanım olabildiğince huzursuz ve yorgun. Diğer yanım mucizelere ve düşlerin gerçek olabileceğine halen inanıyor ve heyecanını koruyor. Bu iki yan arasında ben, eziliyorum. Ne kadar konuşursam konuşayım anlaşılamadığımı fark ettim.
Kendimi yeterince ifade edemediğimden yahut kelime eksikliğinden değil, sizin sorumsuzlukla örülü duvarlarınıza çarptığımdan. Detaylara dikkat ettiğim için farkında olmadan yapılanların, söylenen sözlerin bende etkisi öyle büyük ki mesela bir bakıyorum beş dakika önce yere göğe sığdıramazken içim bir anda buz kesmiş. Bir öyküde tek başına savaştığını fark ettiğin zaman vazgeçiyorsun. Dünyayı karşına alırsın da seni yalnız bırakan şeyle savaşamazsın çünkü. Bir şeyleri hissediyorum ama ne olduğu bilmiyorum. Bir yerden kaçıyorum ama nereye olduğu belli değil. Bir şeylerden soğuyorum ama yaşamdan mı insanlardan mı çözebilmiş değilim. Birileri beni üzüyor ama sorsalar isimlerini söyleyemem. Ama hüznüm gündüzlerin üzerine dökülseydi, gece olurdu.
Sisli bir İstanbul sabahıydı; en bir sevdiğimden. Oturdum bir çay içtim; öyle soğuktu ki çok sürmedi buz kesti bardağımda çayım; düşüncelerden değil soğuktandı ya da ben öyle inanmayı seçtim. Hissediyordum kış birden ve fena gelecekti tıpkı benim kışımın aniden bastırdığı gibi. Bugün yaralıyım biraz; bu sabah en kırık yerlerimden uyandım. Geçen yıl bugün kar yağmıştı İstanbul’a; notlarımın arasında öylece karaladığım bir kâğıda rastladım:
 “Bugün çocuğum ben; mutluyum bugün, bugün üşümez hiç ellerim, hastalanmam bugün hiç. İstanbul’a kar yağdığında yavaşlar bu şehir vızıldamaz arabalar ve havlamaz köpekler; bu şehirdeki çocuklar çocuk olur, İstanbul’a kar değdiğinde çocuklar hüküm sürer. O zaman sadeleşir bu şehir kalabalıklar erir gerçek kar taneleriyle; koşma mesela kimse, bugün acı vermez yeni türkünün başka bir şey istemesi; gerçekleştirmediğim bütün hayallerim bugün terk eder beni bugün en çok öğretmen olurum içimde. Çocuk kalmış insanların mesleğidir öğretmenlik kar yağdığında bir anlar sevinir bir de en çok babam. Saçıma yağmur tanesi değmesine dayanamayan babam bugün ses etmez ellerim sızlasa da eve dönmeyişime. Bugün en çok çocuk olurum ben en çok yaptığım ise inat sevinirim kar yağışına, bas bas bağıran kar bizim için düşmandır diyen hocalara, çalışmak zorunda bırakıldığım sektör düzenine inat bugün en çok ben sevinirim toprağa kar değmesine, bugün hiç üşümem.” Sahi ne çok not düştüğüm var böyle aralara. Bazen kendimi öyle bir çıkmazda hissediyorum ki; bu dünyadan tek kurtuluşumun ölmek olması kadar keskin bir gerçeklikteydi bu çaresizlik. Hani koca koca koca yangınlara kafa tutarsın da göğsündeki mumu söndürmeye gücün yetmez ya o hesaptı benimkisi. Kendimi derin bir mutsuzluğun içine hapsedilmiş gibi hissederken beni bu duygudan arındıran yalnız fotoğrafın, ay misali parıldayan gözlerin ve hepsinin üstünde bana bakışın… Sahi ne hoş bana bakışın; kışların içinde yaz gibi anlık. Sanki tüm dünya gözlerinde gibi.
Ne tuhaf şey büyümek demek ki biraz da bu demek büyümek; hayat telaşının içinde kaybolmak. Büyüdükçe öğrendim ağrılarımı söylememeyi. Şimdi ne lazım bir bakalım; biraz hüzün, içe batan sancılar, hafif bir sızı, bir de inceden kırık bir kalp. Her şey tamam zaman sonra ne hoş. Ah dallarından koparılan kır çiçekleri benim de sizden bir farkım yok. Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. Hani rengârenk çiçekler ekmişsin; bütün bahçe yanmış, sen üşümüşsün. Adımlarım sahte, avuçlarım kara delik. Ve ölümüm, ihtişama boyun eğmiş sadelik! Ne efendiyim ne ağayım ne beyim; arkamdan el sallayacak bir şiirin eşiğindeyim. Yorgunum; gökyüzüne bakınca bile geçmiyor, böyle nasıl desem varım yaşıyorum ama sanki yokum da ne bileyim garip ve yorucu bir gündü, insanlardan yoruldum. Keşke bütün bu hengâmenin ortasından bir çıkış yolu bulabilsem yahut kimseye değmeden gitsem. Hani olur ya insan incelir, öyle ya zaten kırıklar bir dalı yontmak gibidir; hani hani bir küçük gemi yapmak için alırsın bir dalı yontmaya başlarsın ama belirli yerleri gereği kadar yontman gerekir aynı yere üst üste gelen darbeler dalın kopması neden olur ya öyle kırılır insan bence ki ben zavallı ben kırılmayı bile beceremem ama insanlar öyle kırılırmış ki öğrendim.
En çok da bu yoruyor insani; hiçbir kıymeti olmaması gereken insanların, senin üzerine dünyayı kurduğun insanlar için senden daha kıymetli oluşu. Ve mamafih senin bu dünyayı üzerine kurduklarının bu duyguyu senin gözüne şoka şoka kafana vura vura sana öğretmesi tabi ki. Ah dünya; Ahmet Arifin uğruna kül olduğu Leyla Erbil Hanımefendiyi. Mehmet Bey’e yar eden dünya değil misin?

5 Temmuz 2018 Perşembe

Bir Küçük "Deniz Yâresi"

         Çok değil bir salıncak kurmak isterdim göklere yakın yerlerden uzak bir orman içine; bir yanı sonsuz mavi uçurum bir yanı yemyeşil bahar ve sallanmak isterdim sadece, rüzgarın sesi bir de yaprak uğultularıyla örtüşen dalgaların huzurlu sessizliğinde. İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna. Parçaları bir araya getirene kadar ne kadar eksik olduğunu farketmiyorsun. 
         Ben edebiyat dersinden kalan bir şairin şiiriyim; bu kadar işte, bu bu kadar. Edebiyatta matematikten daha fazla problem vardır. Ama siz bunu göremezsiniz. Matematikte uzaklık salt bilmem kaç kilometredir, ölçülür fakat o uzaklığın gönülde açtığı yolu sayılarla ifade edemezsin, kötüsü kelimelerle de ifade edemezsin; bkz. bu çözümsüz bir problemdir. Kalk gel diyemediğimiz, kalkıp gidemediğimiz, beklemek üzere kurulu dünyalarda yaşıyoruz çoğumuz. Beklersek gelecek gibi, geçecek gibi, vuslat hep yakın gibi geliyor. Sorsan hepten sabırsızız ama hepimiz sabırla bekliyoruz bütün imkansızlıkları.
          Ben sizin bende görmek istediğiniz biçimlerin arasına koyduğunuz mesafeyim. Bırakın uyuyayım bıktım kelimelerden. Gece görünenin sonu, görünmeyenin başlangıcıdır çünkü. Bitiş ile başlangıç, yoklukla varlık, ölümle doğum, veda ile bismillah, hepsi gecede saklı. Geceler bitti. Yolculuklar bitti. Yeni yerler, yeni sabahlar bitti. Önceki haline döndü kalabalık. Sabahattin Ali'nin de dediği gibi; içimde, bir yolculukta tanışıp alıştığım, fakat pek çabuk ayrılmaya mecbur olduğum bir insana veda eder gibi bir his vardı. 
Birisi tarafından delice sevilmek size güç verir, birisini delice sevmek ise cesaret. Aynı duayı birbirinden habersiz eden iki insan, er ya da geç birbirlerine kavuşurlar. Tabi inandığımız masallarda. Ama yazgısını yaldızlı cokomel kağıtları gibi tırnaklarıyla düzeltemiyor insan. Deniz çıkışıdır bir şehrin, başka diyarlara açılan kapısıdır. Boğuluyorum bu zindanda. Götür beni Andre!
Kalbime tünemiş kuşlar uçuştu. Çünkü yüzümüzdeki tebessüm içimizdeki gramafonun sesi. Siyah bir adam, mavi bir kadın severse kırmızı olurlar; göğün ardı gibi, en derin okyanusların dibi gibi. Yüreğimde uçarı kuşlar gibi bir garip sızıyla karışık his. Bazı hayaller naif olduğu hadar hüzünlüdür de, mesela bir fotoğraf hayali gibi hüzünlü ve naif. Düşünsene ortak tek bir fotoğrafımız bile yok. Bugünlerde ben; adsız bir özlemim, yağmur yemiş bir deniz gibiyim. Sabah uyanırken başlıyor, gece uyurken yokluyor. Ne uyutuyor, ne terkediyor. Hangi sevdadan dem vurdun, ne ektin göğsüme bilmem ki? Yüreğine, ömrümü eklemek için, boynumu büktüm, ömrümün virgül'ü. Hangi bahar attı seni bu yüzyıla?
       Nar çiçeklerini bilir misiniz? Dünyanın en güzel kokan çiçekleridir, bana göre tabi. Her nar çiçeğinden bir nar oluşur -tabi bazıları da rüzgara kapılıp savrulu gider kuruyarak ama konumuza bu noktadan değindirmek istemediğim bir nokta bu- içinde milyonlarca tanesi; işte sevda da böyledir. Bir çiçek tanesinden başlar filiz vermeye, sonra kocaman bir kapalı kutucuğa dönüşür. Ne zaman ki açılır o kabukları işte o zaman gösterir anca içinde biriktirip büyüttüğü o küçük taneleri. Tabiki her mevyenin her çiçeğin olduğu nar çiçeklerinin de bir mevsimi ve bir ömrü vardır, bekledikleri bir iklim vardır. Çünkü her daldan yalnızca bir defa nar çiçeği açar. Tıpkı nar çiçekleri gibi, sığındığın gönül memleketindir ve her insanın ömrüne de yalnızca bir defa açar nar çiçeği dalları gibi. Düşün ki onlarca insan var, yalnız birinin penceresinde açıyor gönlün. Haritalardan bildiğim o şehirde bir yerde açıyor, benim ömrümün de nar çiçeği.
       Bir gün gelir de bir olursa evimizin penceresi ve kapısı, aynı deftere yazılacaksa eğer alnımızın yazısı; işte o zaman bütün benliğimle gözlerine bakacağım. Ve sana şunu fısıldayacağım; "Hoşgeldin Sevdiceğim".  
Zaten buradaydın, tam sol yanımda. Hiç gitmedin fakat tekrar hoşgeldin. Gönlüme, yüreğime, sana kurulu bu ömrüme. Hiç duymadığın kelimeleri sakladım sana, hiç koklamadığın çiçekleri topladım. Dünyanın gönlünden sevgiyi kopartıp, bütün aşk hikayelerini sana adadım. Bir gece çizdim ikimize, ay ve yıldızlardan komşular yaptım. Derin bir sohbet de koydum masaya; merak etme, çayın altını da yaktım. O kadar çok şey var ki sana biriktirdiğim şu küçücük kalbimde, o kadar büyük bir aşk var ki; bütün avuçları toplasalar sığmaz. Tüm perdeleri kapatsalar yinede saklanmaz. Ve tüm ateşleri yaksalar yüreğimin tam ortasında, inan bana, içimdeki korların zerresini tutamaz.
       Yüreğinin ellerinden tutunca, içimden nehirler gibi akmak geliyor; yollara çıkmak, yolculuklara bakmak geliyor; buralardan böyle ceketsiz kaçmak geliyor. Ben bütün yeşillerimi inatçı ayazlara çaldırdım; Sen yüreğimin ellerinden tut. İçinden neler geçtiğini ve neler hissettiğini bilmiyorum ama içimdeki evin bahçesinde ellerinle yaptığım kahveyi içiyoruz birbirimizi izleyerek. Otursak şöyle bir akşam üzeri, bana hiç bilmediğim bir hikaye anlatsan. Denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın.
Ah gönlümün deli çağı!
Ne mi kalır benden sana; ıhlamur kokan soluğuyla, perçemli yeller kalır; hazır yoldaşın olmaya. Bana odanın ışığı kapalıymış gibi hissettirme ne olur. Bir haziran sabahı olacaktır sonra üzülmüşlüğümüzün, örselenmişliğimizin, aldanmışlığımızın ve mağlup oluşlarımızın sonu sıcak bir haziran akşamı olacaktır ne varsa, ne yoksa özleme dair aşka, umuda, sevgiye, insana dair hepsine ansızın kavuşulacaktır.
     Şu sıralar tek hayalim; sessiz sedasız insandan uzak bir deniz kıyısında, rüzgârla dövüşen dalgalar eşliğinde, bir hamağa uzanıp, unutarak bütün sorumluluğumu, fütursuzca kitap okuyuşunu dinlemek sesinden, kocaman yapraklar gölgesinde.
      İçimi titreten bir cümle okudum kitapta; “Muhabbet etmeyi çok sevdiğin biriyle artık iki kelime bile edememek de gurbettir” diyor. Allah'ım esirgesin. Oysa başka bir masalda iltifat ediyordu bilmem kaç yaşındaki bir adam senelerini verdiği kadına; “kıyamet kopsun, senin saçının teline zarar gelmesin” sahi ne naif istek ama. 
    Sarıp sarmaladım en sevdiğim şarkıları, içimde katlanan sevinçleri üzerime örttüm Sessiz gecelerce. Tüm kelimelerim anlam kaybedip yeni bir boyut kazandı sözlüklerde. Gülümse; gamzeler açsın kalbimde, adını duyduğum yerde bahardır mevsim, içime düşer cemre. Bu yüzyılın son sevdası bizimkisi; uçuyorsa bin bir ötüşle göğsümüzün kuşları, denizler üzerindense kanat çırpışları göğe, gülüyorsa gözlerimizde yüreğimiz; sevdamızdan. Dünyadaki en güzel hissiyat şüpheden uzak bir sevgi ve yormadan, yorulmadan anlaşabilme yetisidir. Duvarlar örseniz, o duvarları sevdiğiniz renge boyayacak insanları sevin. Sahi ne güzeldi sevilmek, oysa ne kısaydı hayat. Hayat, elbet kısa siz uzun uzun gülümseyin.
Sağlıcakla...

22 Nisan 2018 Pazar

Ayrık Otu Kolonları ve Eğrelti Kirişler


Uzak şehirlere bakarken hep merak ederdim neden titrediklerini ışıkların. Sanki öyle garip öyle uzaktan ağlarmış gibi ya da kimsesiz bir şehrin sokaklarında soğuktan savrulur gibi. Ne tuhaf şeydi hayat; olanlar ve olmasını istediklerimiz arasında tahminimizden daha büyük bir paradoks ve düşündüğümüzden çok hızlı şey şu zaman. Sahi zaman dedi mi bir ince bıçak ağrısı saklanmıyor mu sizin içinizde bilmediğiniz bir yerlere. Uzak olanlara tüm bunlar. Çünkü yakındakiler anlamazlar hiçbir zaman uzaklardakiler gibi. İnsanların aralarında bazı bağlar vardır bilinmeyen ve adı konulamayan; sihir gibi, büyü gibi; anlaşılamaz bir hissiyat. Mesela yanı başınızdaki bilmezken, bilmem kaç kilometre uzaktan hissedebilir birileri. Sizin hiç anneniz ağlamaktan içiniz çıktığında ya da bir gece ateşten yandığınızda, sabahında hasta mısın dedi mi? Bir insan her şeye alışır, her şeye katlanır çünkü çamur her şeyi fütursuzca içine alabilecek bir yapıdadır. Bir şehre bakıp hiç koca bi yalnızlık gördünüz mü siz, isyan ederek aklınızın her odasında koşturdu mu mesela gözleriniz? Bir şehre alışmak bir insana alışmak  gibidir. Aynı karanlık sokaklarda kaybolarak öğrenmektir bazı şeyleri. Yeni başlangıçlar hep en sancılı süreçlerden sonra gelir ya hani; kaleniz tam yıkılmaya yüz tutmuşken, bayrağınız tam düşecekken; her daim son bir çıkış kapısı kollar ya yüreğiniz, hani bazen ömrünüzce kaçtığınız bir şeye tutulursunuz;  hayat hep en umulmadık yağmurlarla sınar yüreğinizi ve sizin toprağınızı hep en gereksiz anlarda sular zaman. Bazen miyadını doldurmuşsan bir şehirde, mutluluk vermiş sokaklar da hüzün verebilir. Mesela pencerenizden baktığınızda dışarda koşuşturan anılardan çok eğer düşlerinizde kalmış uzak anılarınız ağır basıyorsa tartınızda, artık gitme zamanı gelmiş demektir.
Bazen gayret kelimesi başını alıp gider ardına bakmadan sözlüklerinizden ve siz sadece arkasından koşturan ama asla yakalayamayan gözlerinizin yollarıyla kalırsınız. Hep benle beraber unuttuklarım. Orda bi yerde eğer duruyorlarsa en özledikleriniz ki hayattaki hiçbir duygu özlemden ağır basamaz kanımca, o zaman içinizdeki gayret diye bağıran kısmınızı duyamazsınız. Uzun ve karanlık gecelerde, kimsesizce tünemişsseniz eğer bi cama artık ordan her bakışınızda aynı duyguları yaşarsınız; insanı bir yerlere bağlayan değerler artık göz görmez olduysa gitme vakti gelmiştir.
Hani böyle en anlatılmaz anlarda dolar ya boğazınıza bir sancı, hani en olmadık anlarda br yumruk gibi düşer kalbinizin orta yerine; işte tam o zamanlada insanları ağırlayan dönüm noktaları ve ikilemler sürüklenecek en ağır rüzgarlardır.
Uzun yollar, ah şu tren rayları. Her bir milinde bıraktıklarınız, uzaklaştıklarınız hayatınızdan götürmeye başlamışsa bir daha o raylara bakmak size umut vermez; artık sadece o ince sızı, buruk bir ağrı kalır elde. Oysa ne çok severdim iki tramvayın karşılaştığı yerleri; sanki birbirine çok uzak kalmış iki nsanın kavuşması gibi. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlış bir öyküdeyim yeniden yazılmaya ihtiyaç duyan. 
Hüzünlü geceler bilirim; sabahlarına kadar karanlığının her anını yaşlarımla ördüğüm ve her sabaha bitirip inatla üzerime giydiğim.
"Hani erken inerdi karanlık hani yağmur yağardı inceden, okuldan işten dönerken ışıklar yanardı evlerde..." 
Ne güzel bir şarkı, ne özlem dolu. Şimdi uzak bir penceren izliyorum hayatı, içimin ışığı bir kandil misali sönmüş denecek kadar cılız yanarken. İnsanlar sevdiği şeyleri yaparken enerjiyi her daim bulurlar kendilerinde oysa eğer mutsuzsanız sadece yorgunluk hissedersiniz iliklerinize kadar. Öyle yorgunum ki olan olmayan olacak olan ve olmayacak şeylerden. Yıllarca uyumak istiyorum içimden hiçbir şey geçmeden. Ne diyordu Sabahattin Ali; “hayatta  hiçbir şeyin benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor ve artık bundan acı duymuyordum”, ne acı yüklü bir cümle. Bir insanın kendi yaşamını hayallerinden sevdiği şeylerden uzak sürdürmeye çalışma çabası ne korkunç.
Özlediğim şeyler var; hatıraları zamanında nasıl mutluluk verdiyse şimdi öyle canımı yakan. Geçmiş geçmemişse hala orda yaşıyorsunuzdur ve bu durum sizi şimdiki zamandan koparır. Geçmişte bi yerlerde sokaklarda koşuşturan kız çocuğu olarak kaldım ben ve onu hala deli gibi özlerken. İki zaman arasında sıkışıp kalmak iki boyut arasında sıkışıp kalmak gibidir; varsın ama aslında yoksun ne orda ne burda. Seslenirsin kimse duymaz dürtersin kimse görmez, sönmeye yüz tutmuş bir mumun titrek alevidir bu. Ve eğer ipin ucu düştüyse bir daha tutamazsınız çünkü yangın büyürken kül eder her şeyi.
Zamanın bu kadar hızlı geçtiğini fark etmediğim zamanların anıları istila ederken beynimi eğer kalbim camı açıp atmıyorsa kendini sekizinci kattan evet hala yolum var demektir.  Yada belki de ömrümce kulağımı kapattığım kalbimin sesini ilk duyuşlarımı dikkate almaya korkuşumdan. Eğer bitmiyorsa hayat denen koşuşturmanız, zaman denen illeti sırtınızda taşırken kalbiniz sizi terketmiş demektir. Sevmek ateş olurmuş derler ki yanmak yalan zamandan uzakken.
Hapsolmak, hapse girmek değildir. Ne farkımız var hapisteki insanlardan belki onlardan çok esiriz bu sınırlar içinde. Aslolan hepimizin içinde, dolması gerekip, esir olduğu zaman. Dönüş yoluna bakıp binlerce totem yaptım belki de geçen arabalarla, sonuç hiç değişmedi hep esir kaldığım bu hayalet şehir.
Var mıydım gerçekten? Bu muydu gerçek yaşamım? Yahut binlerce paralel evrenden sadece birindeki yansımam mıydı bu oluşum? Koskoca bi yalnızlıktan başka bir şey kalmadığında avcunuzda, evet anlarsınız büyüdüğünüzü, sorumsuzca unutamadığınızda her şeyi o zaman sorgulamayı bırakırsınız. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar. Ömrünüzce mücadele ettiğiniz şeylerin peşinden gidemediğinizde, dönen bu çarka boyun eğmek zorunda olduğunuzu hissettiğiniz o ilk anda uzaklaşmaya başlarsınız kendinizden ve hiç bitmeyecek bir yağmurun altında yürümeye başlarsınız ve bir daha hiç bahar gelmeyecek gibi acımasız hisler hücum ettiğinde gönlünüze o zaman duymaya başlarsınız kalbinizin sesini ve susturamazsınız bir daha ki belki de zaman kavramını unutan kalbiniz o zaman bir daha hiç susmazcasına çığlıklar atarken siz ve içinizdeki hiç dokunamadığınız sizleri delirtircesine hükmederken, aklınızdan bütün yollar kapanır. Geç oldu yorgunum, saçımda rüzgar ve beni çağıran uzaklar uzaklar. “Bu da nasıl yazı” deme şimdi, onun matematiği böyle kopuk kopuk oluşu. Kalbine mektup yazamıyor insan.


28 Kasım 2017 Salı

Antik Karmaşa


Dolunayın altında ıhlamur ağaçları, ve solda yürüyen kadının sağ omzu. Ayrık otunu bilir misiniz? Şimdi bir tren penceresinden başka yaşamlara bakar gibiyim. Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burada. Ve çok ağır ilerliyor. Sabah uyanır uyanmaz saçlarımı toplarım yerden.
Her gün düzenli olarak saçlarımı topluyorum yerden. Parmağımı ıslatıp geceden yere düşen yıldız küllerini yapıştırıyorum parmak uçlarıma, sonra parmaklarımdan birini kalemtıraşa sokup derimi yüzesim geliyor, vazgeçiyorum. Sıradan bir sabah işte. Tekrar uyanmış olmanın verdiği memnuniyetsizliği ekarte etme çabaları... Sabah güneşinin ışıldattığı rengarenk reçel kavanozlarının dizili olduğu ahşap bir mutfak rafı düşlerim sık sık. Bütün kötü alışkanlıklarımı gözden geçirir, hiçbirisinin aslında kötü olmadığına kanaat getiririm. Gerçi ne büyük zaaf inanmak! Ne büyük bir çıkmaz her gün yeniden uyanmak!
Her yara, yeni bir şey öğretiyor insana. Ayakta kalmasını öğrenmiş insanlar için, kaybetmek büyük bir mesele değildir. Kafamda bir tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu.
Sonra bir gece yarısıydı, penceremden süzülen bir parçacık ay ışığının üzmesine uzandım, uzun uzun seyrettim gökyüzünü; gökyüzü ki her yerde aynı, tek buluşma noktası. Geçen zamanda kaybolan insanları düşündüm; onlardan biri olup olmadığımı. Bütün gökyüzü doldu ciğerlerime fazla havadan nefessiz kaldım. Kaç fırtına kopuyordu gönül denizimde ve ben inatla hiçbirini duymamak için ne kadar uzun süredir kapatmıştım yüreğim sesine kulağımı. Azad ettim tüm gönül kuşlarımı; çok uzaklara gittiler gökyüzünün sonsuz karanlığında, kızardı saçlarım yandı o derin karanlıkta.
Gönül dediğin öyle ağır yüklere ev sahipliği yapıyor, öyle ardına kadar açıp kapılarını ağırlıyor ki hüzünleri; bu kadarını ben mi barındırdım diyorsun. Etrafına ördüğü kalın yüksek duvarlar, kuşandığı zırh ve oklar hiçbiri boşa değil bir kere daha anlıyorsun. Yaraları ortak insanlar elbet daha iyi anlaşır.  Beklenen ve bekleyen yolların bir yerde kesişmesi için beklemekteler; peki ya benim beklediğim?
Bir hayali bekliyorum ben; aslında hiç var olmamış ve belki de hiç varolayacak olanı. Kafamda olup bitenler, beni benden ettiler. Gelir mi her beklenen umulmadık kışların baharlarına? Bilmiyorum. Her insan için doğru insan var mıdır?
Doğru adam, sevgiyle büyümüş olduğu için, kendini belli ediyor. Kestirip atmıyor, gönül alıyor, ayrılmayı değil onarmayı tercih ediyor, güzel seviyor, sarıp sarmalıyor ve baya “ev” oluyor. Tanıyorsun görünce yani. Zaten evini nerde görsen tanırsın. Bazı rastlantılar insana her şeyin mümkün olduğunu inandıracak güçte ve güzellikte. Griden karaya çalan gökte bir parça buz mavisine tutunur gönlümüz. Gökyüzüne bakarak uyuyan insanlar umutlu uyanır çünkü. Benimkiyse bürgün gelecek umuduyla beklenen o adama duymayacağı bir sesleniş. Varsın olsun bu da böyle olsun.  Aynı duayı birbirinden habersiz eden iki insan, er ya da geç birbirlerine kavuşur. Bir yerlerde elbet aynı duaya amin deyip gözlerinizin uykuya yenik düştüğü birileri vardır habersiz beklenen.
Senin hikâyenin figüranı olabiliyorum en fazla öyle değil mi? Hiç repliğim yok. Hem zaten kelimelerim yetmiyor; bir cümle kurmaya kalksam yarım kalıyor, nefesim kesiliyor. Sen duymayınca da beni ben yarım kalıyorum, şehir halkı çok üzülüyor bu duruma. Karanfil’de konçertolar çalıyor, birileri bize kadeh kaldırıyor. Güvercin ölüleri düşüyor kaldırımlara patır patır, sokak kedileri bir merdivenin kenarına sinmiş olan biteni izliyor. Ben sadece bir araç oluyorum senin için, bu da bana dokunuyor. Olsun, şikâyet etmiyorum. Bir kadın ruhunun her kıvrımı seninle doluyken, hiç konuşmadan, olması gerektiği gibi, elinde sadece bir fincan kahve varken bile sevebilir. Ne büyük zaaf inanmak!
Bir yanım mis gibi çam ormanları tepelerinde tabak gibi dolunay diğer yanım deniz. Deniz hep benimle ama siz göremiyorsunuz. Önemli olan "deniz yâresi" deyi kime seslendiği. Her yere yakışıp hiçbir yerde kalamamak gibi benimkisi.
Çok değil 100 yıllık bir yalnızlık bu bendeki, 100 yıl kadardır belirsiz bir bekleyişteyim. Bir kez daha emin oldum ki her şeyiyle ben bu zamana ait değilim. Ve yanılmıyorsam yalnız insanların, kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman. Ve o zamanlar mutsuz olduğunda insanlar, yok olurmuş bazı dakikalar.
Vücudum radyasyon üretiyor olmalı, yoksa duygularım böyle biçimsiz mutasyonlara uğramazdı.
Mutluluk, mutsuzluklarımızı geçici olarak unutmamızı sağlayan anlara verdiğimiz bir isim. Ve bulutların yaşadığımız duygusallıklara göre hareket ettiğine dair herhangi bir kanıt yok. Zaten ne zaman hareket halinde bi uçak görsem hep düşüyormuş gibi gelir.
Bir şeyler birilerini kırdıktan sonra kırıldıktan sonra önemli olmuyor. Ah içim ve güz yaprakları misali savrulan sancılarım, bir sonbahar taşıyorum aslında gözlerimde kimsenin görmediği, ilkbahar tadında görünüp savruluşu bundandır yüreğimin. Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım. Rıhtımlar, güz halatları, daha bir sürü şey ve görünmeyen şuramda darmadağınık.
Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi? Saçım omzunu kessin. Sonra denize göm beni. Sen denizsin.


2 Temmuz 2017 Pazar

Tütünsel Reaksiyon

 
Yolunda gitmeyen bir şeyin huzursuzluğu var üstümde ama neyin yolunda gitmediği hakkında hiçbir fikrim yok. Hani yağdın yağacaksın, yüreğin hep böyle bulutlar bulutlar. Sorun şu ki artık kafamı yastığa koyduğumda hayalini kurabileceğim birşey kalmadı. Ama içim rahat. Böylesine güzel bir gökyüzünün altında bu kadar kötü insan nasıl yaşıyor? Kafamın içi gereksiz insanlarla dolu. Biri beni şu iç sesimden boşasın. Vücudum radyasyon üretiyor olmalı, yoksa duygularım böyle biçimsiz mutasyonlara uğramazdı.
Huzursuz uykular uyuyorum uyudukça. Ölmüş bi insandan tek farkım nefes alıyor olmam ve etrafı izlemem. Zaten pek uyuyamıyorum ben. "Insomnia" dedi doktor, "gebermeyesice" dedi annem. İyidir annem. Soğukluk yavaş yavaş yüreğime doğru yükseliyor. Yüreğime değdiği zaman benim için her şey bitecek ve ben ölmüş olacağım.
Herkesin intihar tarzı farklı ama en kötüsü bütün çıkmazları ezberlediği halde o yolda yürümeye devam edenin. Bir gün olacağına inanıp her gününü feda edebilecek kadar vefalı insanları yolundan döndürdünüz. Bu da sizin çıkmaz sokağınız olsun.
Beni alın bu şehirden; ay ışığında bir bahçeye koyun, hanımeli koksun etrafım, bu koku saçlarıma karışsın. Bir müzik olsun, daha önce hiç duymadığım. Hiç bilmediğim yerlere götürsün beni. Gözlerimi kapayayım rüzgarlar essin, kendimi müziğe bırakayım rahatsız ruhum dans etsin. Benim olsun bu gece, o  bahçe ve şu şarkı.
Mağlubiyet: usulca beklerken yüreğindeki burukluğun 'olsun, bu da güzel' dediğin an yüzünde kırgın bir tebessüme dönüşmesidir. Biz üzerimize yıkılacağını bildiğimiz duvarları çiçeklerle süsledik. Bir şeyden vazgeçmek hala ona inandığınız gerçeğini değiştirmez, ne hissediyorsam hala onun peşindeyim sadece çabalamak içimden gelmiyor. Yorucu bir düşten uyanmış gibiyim. Yara derin açıldığında içerde çiçek yetiştiriyorsun. Yeri doldurulamayacak bütün boşlukları yaktım ben. Kendime bile fazlayım. Kuyunun duvarları düz, kuyunun duvarları ıslak. Çünkü siyah bir adam, mavi bir kadın severse; kırmızı olurlar.
Akıl sahnemde canlandı bir perde ve beynimde iki satır; "Bitmemiş türküm benim; korkarım son defa gözlerinden öpüyorum, bu meseleyi içimde mezara götüreceğimi bil." demiştim içimden, hep içimden; çünkü o an sesim boşlukta donup kaldı. "Ne zaman aşk biter, o zaman yorulur insan" demiş Usta, yoruldum ama bu yorulmalar hep yalan. Bir deniz çizmek istiyorum; mavisi yüreğimde, hırçınlığı gözlerimde kalsın. Kapadım gözlerimi yemyeşil yayladayız, tepemizde gökyüzü farzet. Başını dizlerime koymuşsun, dilimizde aynı türkü hayal et.
Günler öylece kendi kendine geçsin diye bir camın arkasında durdum. Bana dokunmasın hiçbir şey, hiçbir şey yaralama merhem olmasın. İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye bir camın arkasında durup akan hayata ve zamana baktım. Bir zaman öyle bir yanıyorsun ki, sonra kor oluyorsun. Ondan sonra istediğin kadar ağla. Tencereyi ocaktan alıp, suya tutuyorsun hepsi bu. Kuşlar kadar özgür, gökyüzü kadar bensiz bundan gayrı o şehir. Neyse Dökmeye niyetim yok içimi, zor sığdırdım zaten.
Özetle: Ölüm Uçurumu her yıl bir erkekle bir kadını alır. Bu onun değişmez yasasıdır.
Ve bizim oralardan ince bir ses yükselir, bir Karadeniz şarkısı başlar, ömrümüzden alır götürür. Bilen bilir, Karadenizli insanın ilacı köyüdür. Bana İstanbul'da yaşayacak değil, bana benimle Karadeniz'e göçecek adam lazım. Zaman dediğin bir Karadeniz türküsü misali işliyor yüreğe. Deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır. Ve her başlangıç, bizi koruyan ve yaşamamıza yardım eden bir büyü barındırır.
Siz siz olun, herhangi bir hatada, bir tartışmanın ortasında, tüm iyi niyetleri ve yaşanmış güzel şeyleri yok sayan insanlardan olmayın. Bir kadının durmadan bulaşık yıkamasının ne demek olduğunu bilseydiniz, tüm mutfak tezgahlarını kırardınız.
Bunca insan birbiriyle konuşamazken ben neden kendi kendimle konuştuğum için deli oluyorum? Benim içimde çünkü benden dört tane daha var ama size şimdi onlardan bahsetmeyeceğim, bu delilik değil bilin yeter. Evet oturup konuşuyorum kendimle, hani size bahsettiğim şu bahçede: Uzaklara dalışın fark edilip de nedeni sorulmasın diye sürekli hareket halindesin diyorum, susuyorum dinliyorum kendimi. Devam ediyorum konuşmaya; mesela bazı kadınlar pahalı hediyeleri severler, spor arabaları, lüks mekanları, hesap ödeyen abileri. Bağzı kadınlarsa, saçlarının taranmasını severler. Bazıları ayaklarına oje sürülmesini. Bağzıları ise uyumadan önce masal anlatılmasını, gözlerinin içine bakarak gitar çalan adamları. Bazı kadınlar takım elbise severler, kaslı kollar. Bağzı kadınlar oduncu gömleği severler. Ve bira göbeği. Bazı kadınlar kışları kayak yapmak isterler. Bağzıları, Beyoğlu’nda el ele tutuşup közde mısır yemeyi. Bazı kadınlar özel günlerde parfüm hediye eder, bağzı kadınlar her gün aynı ten kokusuyla uyanmak için canlarını verirler. Bazı kadınların telefon rehberleri kalabalıktır. Bilirsin. Diğer bağzıları ise defalarca aynı mesajı okuyup ağlarlar. Bazı kadınlar kızlarla Cadde’de bilmem ne keyfi yaparlar. Bağzı kadınlar evlerinde suyu şişeden dikerek içerler. O bazı kadınlar hiç kaybetmezler değil mi? Onlar hiç beklemezler, bekletirler. Onlar sürüklenmezler, sürüklerler. Ağlamazlar, ağlatırlar. Sen olamadın değil mi, o kadınlar gibi? Hiçbir zaman olamayacaksın da. Zaten, olma da. Çünkü yıllar sonra onlar kocaları kaçamaklar yaparken, evli-bekar hayatlarını hafta sonları alışveriş merkezlerinde mutsuz çocuklarını kollarından sürükleyip kendilerine ayakkabı bakacaklar, sense pazarları evinin balkonunda hala deliler gibi sevdiğin kocan gazetesini okurken, küçük sevimli çocuklarınla yumurta tokuşturup, gülüşüyor olacaksın. Tüm bunlardan sonra huzur geliyor aklıma, gözlerimi kapatıp hayal ediyorum: Hayal etmek her şeydir çocuk sakın vazgeçme!
Yanlışlar içinde en doğru yanlışını yap, onlar kendilerini yanlış kullanıyorlar. Onlar anlaşamadıkları insanlara deli diyorlar, ama kimse onlarla aynı olmak zorunda değil ve Unutma:
''Umutsuz dahi olabiliriz, geleceği görmeyebiliriz, hiçbir şeyimiz olmayabilir. Ama hiçbirimizi sevgisiz bırakmasın bu hayat."

10 Nisan 2017 Pazartesi

Yokluğun Şarkısında Dans Eden Varlık

 
Düş döşenmiş arnavut kaldırımlarında yağmurlu bir bahar dansı bu. Kimsesiz, tek başınıza. Bugün tüm dünya yürürken dans ederlerin. Müziğin sesini duyamayanlar, dans edenleri deli sanıyor demişti ünlü düşünür. Dans etmenin tadına varamamış biriyle hayata dair konuşamam, deli der bana ve küser yüreğim. Kaybedip kazandığımızı bilmediğimiz yollarda yürümek gibi biraz, biraz aşk gibi, biraz hüzün. Ben şimdi bir şarkıyım adı aklınıza gelmediği halde kafanızın içinde çalan. En umutsuz duyguyum belki yüreğinizin derinine gizlediğiniz. Görünmeyenim, duyulmayanım. Ben yokluğun şarkısında dans eden varlığım.
Sessiz çığlıklarımla çalkalanan körfezde yelken açıyor bir gemi. Gözden kaybolmadan kim bilir hangi ağır kayıpları yüklemiş, düşünülüyor. Batmadan boğulmadan kaç şehir gezmek gerekir üşüttüğünü bildin mi yalnızlığın da. Dolu dolu yaşamak mümkün mü kalbiniz boşsa veya boğulmak derin sularda ve sonra unutmak. Diline düşen sözcüklerin, tuşlara hükmüyle, ben de yerimi alırım. Bir köşe de bekleyen, pabuçlarım, en sevdiğim giysilerim ve içi görünmeyen gülümsemem ile işte buradayım.
Kimseler görmesin beni bulutlar dokunabilir saçlarıma. Hayat yolunun engebelerine karşı mırıldandığım gizli sözcüklerimi kimseler duymasa da ben size eşlik ederim. Bedenimde bir erkeğin gücü ile bir kadının zerafeti bütünleşsin yeri geldi mi talan etsin derinlerdeki karmaşayı ve sizinle yumruk yumruğa kavga etsin bulmak için gerçeği, yeri geldi mi dinginlikle baksın gözlerinize. Ümit vaat eden tılsımlı cümleler zinciriyle hemen yanınızdayım. Do ile ağlar, re ile gülerim belki ama sekiz ses güzeliyle size refakat ederim. Yosunlarından kurtulmaya çalışan şu deniz dibi kayalara benzetiyorum kendimi ve sizi. Yüzlerimiz denize dönüktür bizim.
Dinleyerek okumak, dinlenerek çalışmak gibi bir deniz kıyısında; okudukça okuyasın durdukça çalışasın geliyor. Kahvenin kokusuna karışan duygular, buharla bir olup ezgilerde dans ediyor, görün. Bir ben gerek, her defasında yeniden doğuyor. Gözlerimde; orada yepyeni bir ben, bulunmayan bir kitapta hikayenin içinde bambaşka bir şarkıyla durmadan dans ediyor. Çünkü makamına göre ayarlarım adımlarımı. Ara nağmeler de hafifçe anılsa da eskiler, taksimler de can bulur yüreğim. Gülerim.
Notalarınızla tasvir ederken sevdalarınızı dans eder, bahar olur, çiçekler açarım. Her bakışı yakalar, rakkaseye yakışan arz-ı endam ile yansıyarak geri dönerim ve savrulan eteklerimle, gam-ı uzak ederim. Asıl gerçeğimiz hiç söylemediklerimizde, neden hep gecikiyoruz birbirimize. Aynaları kıralım önce kendimize katlanmayı öğrenelim, sonra geç kalmayız ve yalan söylemeyiz birbirimize. Hüzzam makamlarının burukluğunu yaşatmayın yüreğinize, rast makamının doğruluğunda, ara taksimlerle süzüldüğü an da hicazkâr makamına, zarafetimle göz doldurur, sizi gülümsetirim.
Sözcüklerimiz ve tereddütlerimiz ve kırık, örselenmiş yüreklerimizle hayatın bize verdiği kronik ağrıdan sıyrılma çabasında ki körpe kalplerimizle yorgun gecelerin ucuna bağlanan yeni umutlarımızla beşikten tabuta sürecek bir dans. Nağmelerin ipeksi akışkanlığında, bu yolculukta sizin ezgilerinizle süzülür, ağır-aksak yekinmelerle hep yanı başınızda olurum. Siz yeter ki nefesinizle ve dokunuşunuzla hayat verin notalarıma.
Benim hayatımsa bu; siz sadece müziği çalarsınız, ben hepimiz için dans ederim.
Dansın sonunda ayağımıza basanları affedebilecek miyiz veya ayağına bastıklarımızdan özür dileyebilecek miyiz? Bırakın bu beylik lafları.
Şimdi kendinize bir iyilik yapın:
DANS EDİN!
Sanki seni hiç kimse izlemiyormuş gibi.
SEVİN!
Sanki önceden hiç incinmemiş gibi.
VE AVAZINIZIN ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRARAK ŞARKI SÖYLEYİN!
Çünkü dünya böyle daha güzel.
Siz müzik olun, ben dans ederim!
Müzik yapmak, yazılar yazmak ve dans etmek. Sanki Tanrı bunun için yaratmış bizi, duygularımızı akıttığımız bir deniz gibi her şey, o derece uzuyor gök yüzüne.
Müzik yapmak, Andre. Parmaklarımın bana verdiği duygular gibi.  Sanki içimden değil de parmaklarımdan akıtıyorum, yok ediyorum dünyanın tüm kötülüklerini.
Yazılar yazmak, Andre. İçimden çıkan bir kişinin dışa vurumu gibi değil mi? Değil mi, bir hikayeyi kafamızda canlandırdığımız, onu yaşattığımız için mutluyuz?
Peki dans etmek, Andre? Ayıp değil, çırıl çıplak dans etmek. Bacaklarını sergilemek veya kalçalarını oynatmak. Tanrı var mı Andre? Olmasaydı, nasıl bu kadar güzelleşirdi bedenin? Kalk Andre! Güzelleştirilmesi gereken bir dünya var ve bizler buna neden olmalıyız. Sen müzik yap mesela, ben dans edeyim ve izleyenler de bunu yazıya döksün...
Resmini çizsinler bu sonsuz anın;
Ve ilk defa mutlu olsun çocuklar…