22 Nisan 2018 Pazar

Ayrık Otu Kolonları ve Eğrelti Kirişler


Uzak şehirlere bakarken hep merak ederdim neden titrediklerini ışıkların. Sanki öyle garip öyle uzaktan ağlarmış gibi ya da kimsesiz bir şehrin sokaklarında soğuktan savrulur gibi. Ne tuhaf şeydi hayat; olanlar ve olmasını istediklerimiz arasında tahminimizden daha büyük bir paradoks ve düşündüğümüzden çok hızlı şey şu zaman. Sahi zaman dedi mi bir ince bıçak ağrısı saklanmıyor mu sizin içinizde bilmediğiniz bir yerlere. Uzak olanlara tüm bunlar. Çünkü yakındakiler anlamazlar hiçbir zaman uzaklardakiler gibi. İnsanların aralarında bazı bağlar vardır bilinmeyen ve adı konulamayan; sihir gibi, büyü gibi; anlaşılamaz bir hissiyat. Mesela yanı başınızdaki bilmezken, bilmem kaç kilometre uzaktan hissedebilir birileri. Sizin hiç anneniz ağlamaktan içiniz çıktığında ya da bir gece ateşten yandığınızda, sabahında hasta mısın dedi mi? Bir insan her şeye alışır, her şeye katlanır çünkü çamur her şeyi fütursuzca içine alabilecek bir yapıdadır. Bir şehre bakıp hiç koca bi yalnızlık gördünüz mü siz, isyan ederek aklınızın her odasında koşturdu mu mesela gözleriniz? Bir şehre alışmak bir insana alışmak  gibidir. Aynı karanlık sokaklarda kaybolarak öğrenmektir bazı şeyleri. Yeni başlangıçlar hep en sancılı süreçlerden sonra gelir ya hani; kaleniz tam yıkılmaya yüz tutmuşken, bayrağınız tam düşecekken; her daim son bir çıkış kapısı kollar ya yüreğiniz, hani bazen ömrünüzce kaçtığınız bir şeye tutulursunuz;  hayat hep en umulmadık yağmurlarla sınar yüreğinizi ve sizin toprağınızı hep en gereksiz anlarda sular zaman. Bazen miyadını doldurmuşsan bir şehirde, mutluluk vermiş sokaklar da hüzün verebilir. Mesela pencerenizden baktığınızda dışarda koşuşturan anılardan çok eğer düşlerinizde kalmış uzak anılarınız ağır basıyorsa tartınızda, artık gitme zamanı gelmiş demektir.
Bazen gayret kelimesi başını alıp gider ardına bakmadan sözlüklerinizden ve siz sadece arkasından koşturan ama asla yakalayamayan gözlerinizin yollarıyla kalırsınız. Hep benle beraber unuttuklarım. Orda bi yerde eğer duruyorlarsa en özledikleriniz ki hayattaki hiçbir duygu özlemden ağır basamaz kanımca, o zaman içinizdeki gayret diye bağıran kısmınızı duyamazsınız. Uzun ve karanlık gecelerde, kimsesizce tünemişsseniz eğer bi cama artık ordan her bakışınızda aynı duyguları yaşarsınız; insanı bir yerlere bağlayan değerler artık göz görmez olduysa gitme vakti gelmiştir.
Hani böyle en anlatılmaz anlarda dolar ya boğazınıza bir sancı, hani en olmadık anlarda br yumruk gibi düşer kalbinizin orta yerine; işte tam o zamanlada insanları ağırlayan dönüm noktaları ve ikilemler sürüklenecek en ağır rüzgarlardır.
Uzun yollar, ah şu tren rayları. Her bir milinde bıraktıklarınız, uzaklaştıklarınız hayatınızdan götürmeye başlamışsa bir daha o raylara bakmak size umut vermez; artık sadece o ince sızı, buruk bir ağrı kalır elde. Oysa ne çok severdim iki tramvayın karşılaştığı yerleri; sanki birbirine çok uzak kalmış iki nsanın kavuşması gibi. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar, yanlış bir öyküdeyim yeniden yazılmaya ihtiyaç duyan. 
Hüzünlü geceler bilirim; sabahlarına kadar karanlığının her anını yaşlarımla ördüğüm ve her sabaha bitirip inatla üzerime giydiğim.
"Hani erken inerdi karanlık hani yağmur yağardı inceden, okuldan işten dönerken ışıklar yanardı evlerde..." 
Ne güzel bir şarkı, ne özlem dolu. Şimdi uzak bir penceren izliyorum hayatı, içimin ışığı bir kandil misali sönmüş denecek kadar cılız yanarken. İnsanlar sevdiği şeyleri yaparken enerjiyi her daim bulurlar kendilerinde oysa eğer mutsuzsanız sadece yorgunluk hissedersiniz iliklerinize kadar. Öyle yorgunum ki olan olmayan olacak olan ve olmayacak şeylerden. Yıllarca uyumak istiyorum içimden hiçbir şey geçmeden. Ne diyordu Sabahattin Ali; “hayatta  hiçbir şeyin benim dilediğim gibi olmayacağını biliyor ve artık bundan acı duymuyordum”, ne acı yüklü bir cümle. Bir insanın kendi yaşamını hayallerinden sevdiği şeylerden uzak sürdürmeye çalışma çabası ne korkunç.
Özlediğim şeyler var; hatıraları zamanında nasıl mutluluk verdiyse şimdi öyle canımı yakan. Geçmiş geçmemişse hala orda yaşıyorsunuzdur ve bu durum sizi şimdiki zamandan koparır. Geçmişte bi yerlerde sokaklarda koşuşturan kız çocuğu olarak kaldım ben ve onu hala deli gibi özlerken. İki zaman arasında sıkışıp kalmak iki boyut arasında sıkışıp kalmak gibidir; varsın ama aslında yoksun ne orda ne burda. Seslenirsin kimse duymaz dürtersin kimse görmez, sönmeye yüz tutmuş bir mumun titrek alevidir bu. Ve eğer ipin ucu düştüyse bir daha tutamazsınız çünkü yangın büyürken kül eder her şeyi.
Zamanın bu kadar hızlı geçtiğini fark etmediğim zamanların anıları istila ederken beynimi eğer kalbim camı açıp atmıyorsa kendini sekizinci kattan evet hala yolum var demektir.  Yada belki de ömrümce kulağımı kapattığım kalbimin sesini ilk duyuşlarımı dikkate almaya korkuşumdan. Eğer bitmiyorsa hayat denen koşuşturmanız, zaman denen illeti sırtınızda taşırken kalbiniz sizi terketmiş demektir. Sevmek ateş olurmuş derler ki yanmak yalan zamandan uzakken.
Hapsolmak, hapse girmek değildir. Ne farkımız var hapisteki insanlardan belki onlardan çok esiriz bu sınırlar içinde. Aslolan hepimizin içinde, dolması gerekip, esir olduğu zaman. Dönüş yoluna bakıp binlerce totem yaptım belki de geçen arabalarla, sonuç hiç değişmedi hep esir kaldığım bu hayalet şehir.
Var mıydım gerçekten? Bu muydu gerçek yaşamım? Yahut binlerce paralel evrenden sadece birindeki yansımam mıydı bu oluşum? Koskoca bi yalnızlıktan başka bir şey kalmadığında avcunuzda, evet anlarsınız büyüdüğünüzü, sorumsuzca unutamadığınızda her şeyi o zaman sorgulamayı bırakırsınız. Şimdi öyle uzak ki geldiğim yollar. Ömrünüzce mücadele ettiğiniz şeylerin peşinden gidemediğinizde, dönen bu çarka boyun eğmek zorunda olduğunuzu hissettiğiniz o ilk anda uzaklaşmaya başlarsınız kendinizden ve hiç bitmeyecek bir yağmurun altında yürümeye başlarsınız ve bir daha hiç bahar gelmeyecek gibi acımasız hisler hücum ettiğinde gönlünüze o zaman duymaya başlarsınız kalbinizin sesini ve susturamazsınız bir daha ki belki de zaman kavramını unutan kalbiniz o zaman bir daha hiç susmazcasına çığlıklar atarken siz ve içinizdeki hiç dokunamadığınız sizleri delirtircesine hükmederken, aklınızdan bütün yollar kapanır. Geç oldu yorgunum, saçımda rüzgar ve beni çağıran uzaklar uzaklar. “Bu da nasıl yazı” deme şimdi, onun matematiği böyle kopuk kopuk oluşu. Kalbine mektup yazamıyor insan.


28 Kasım 2017 Salı

Antik Karmaşa


Dolunayın altında ıhlamur ağaçları, ve solda yürüyen kadının sağ omzu. Ayrık otunu bilir misiniz? Şimdi bir tren penceresinden başka yaşamlara bakar gibiyim. Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burada. Ve çok ağır ilerliyor. Sabah uyanır uyanmaz saçlarımı toplarım yerden.
Her gün düzenli olarak saçlarımı topluyorum yerden. Parmağımı ıslatıp geceden yere düşen yıldız küllerini yapıştırıyorum parmak uçlarıma, sonra parmaklarımdan birini kalemtıraşa sokup derimi yüzesim geliyor, vazgeçiyorum. Sıradan bir sabah işte. Tekrar uyanmış olmanın verdiği memnuniyetsizliği ekarte etme çabaları... Sabah güneşinin ışıldattığı rengarenk reçel kavanozlarının dizili olduğu ahşap bir mutfak rafı düşlerim sık sık. Bütün kötü alışkanlıklarımı gözden geçirir, hiçbirisinin aslında kötü olmadığına kanaat getiririm. Gerçi ne büyük zaaf inanmak! Ne büyük bir çıkmaz her gün yeniden uyanmak!
Her yara, yeni bir şey öğretiyor insana. Ayakta kalmasını öğrenmiş insanlar için, kaybetmek büyük bir mesele değildir. Kafamda bir tuhaflık vardı, içimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu.
Sonra bir gece yarısıydı, penceremden süzülen bir parçacık ay ışığının üzmesine uzandım, uzun uzun seyrettim gökyüzünü; gökyüzü ki her yerde aynı, tek buluşma noktası. Geçen zamanda kaybolan insanları düşündüm; onlardan biri olup olmadığımı. Bütün gökyüzü doldu ciğerlerime fazla havadan nefessiz kaldım. Kaç fırtına kopuyordu gönül denizimde ve ben inatla hiçbirini duymamak için ne kadar uzun süredir kapatmıştım yüreğim sesine kulağımı. Azad ettim tüm gönül kuşlarımı; çok uzaklara gittiler gökyüzünün sonsuz karanlığında, kızardı saçlarım yandı o derin karanlıkta.
Gönül dediğin öyle ağır yüklere ev sahipliği yapıyor, öyle ardına kadar açıp kapılarını ağırlıyor ki hüzünleri; bu kadarını ben mi barındırdım diyorsun. Etrafına ördüğü kalın yüksek duvarlar, kuşandığı zırh ve oklar hiçbiri boşa değil bir kere daha anlıyorsun. Yaraları ortak insanlar elbet daha iyi anlaşır.  Beklenen ve bekleyen yolların bir yerde kesişmesi için beklemekteler; peki ya benim beklediğim?
Bir hayali bekliyorum ben; aslında hiç var olmamış ve belki de hiç varolayacak olanı. Kafamda olup bitenler, beni benden ettiler. Gelir mi her beklenen umulmadık kışların baharlarına? Bilmiyorum. Her insan için doğru insan var mıdır?
Doğru adam, sevgiyle büyümüş olduğu için, kendini belli ediyor. Kestirip atmıyor, gönül alıyor, ayrılmayı değil onarmayı tercih ediyor, güzel seviyor, sarıp sarmalıyor ve baya “ev” oluyor. Tanıyorsun görünce yani. Zaten evini nerde görsen tanırsın. Bazı rastlantılar insana her şeyin mümkün olduğunu inandıracak güçte ve güzellikte. Griden karaya çalan gökte bir parça buz mavisine tutunur gönlümüz. Gökyüzüne bakarak uyuyan insanlar umutlu uyanır çünkü. Benimkiyse bürgün gelecek umuduyla beklenen o adama duymayacağı bir sesleniş. Varsın olsun bu da böyle olsun.  Aynı duayı birbirinden habersiz eden iki insan, er ya da geç birbirlerine kavuşur. Bir yerlerde elbet aynı duaya amin deyip gözlerinizin uykuya yenik düştüğü birileri vardır habersiz beklenen.
Senin hikâyenin figüranı olabiliyorum en fazla öyle değil mi? Hiç repliğim yok. Hem zaten kelimelerim yetmiyor; bir cümle kurmaya kalksam yarım kalıyor, nefesim kesiliyor. Sen duymayınca da beni ben yarım kalıyorum, şehir halkı çok üzülüyor bu duruma. Karanfil’de konçertolar çalıyor, birileri bize kadeh kaldırıyor. Güvercin ölüleri düşüyor kaldırımlara patır patır, sokak kedileri bir merdivenin kenarına sinmiş olan biteni izliyor. Ben sadece bir araç oluyorum senin için, bu da bana dokunuyor. Olsun, şikâyet etmiyorum. Bir kadın ruhunun her kıvrımı seninle doluyken, hiç konuşmadan, olması gerektiği gibi, elinde sadece bir fincan kahve varken bile sevebilir. Ne büyük zaaf inanmak!
Bir yanım mis gibi çam ormanları tepelerinde tabak gibi dolunay diğer yanım deniz. Deniz hep benimle ama siz göremiyorsunuz. Önemli olan "deniz yâresi" deyi kime seslendiği. Her yere yakışıp hiçbir yerde kalamamak gibi benimkisi.
Çok değil 100 yıllık bir yalnızlık bu bendeki, 100 yıl kadardır belirsiz bir bekleyişteyim. Bir kez daha emin oldum ki her şeyiyle ben bu zamana ait değilim. Ve yanılmıyorsam yalnız insanların, kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman. Ve o zamanlar mutsuz olduğunda insanlar, yok olurmuş bazı dakikalar.
Vücudum radyasyon üretiyor olmalı, yoksa duygularım böyle biçimsiz mutasyonlara uğramazdı.
Mutluluk, mutsuzluklarımızı geçici olarak unutmamızı sağlayan anlara verdiğimiz bir isim. Ve bulutların yaşadığımız duygusallıklara göre hareket ettiğine dair herhangi bir kanıt yok. Zaten ne zaman hareket halinde bi uçak görsem hep düşüyormuş gibi gelir.
Bir şeyler birilerini kırdıktan sonra kırıldıktan sonra önemli olmuyor. Ah içim ve güz yaprakları misali savrulan sancılarım, bir sonbahar taşıyorum aslında gözlerimde kimsenin görmediği, ilkbahar tadında görünüp savruluşu bundandır yüreğimin. Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım. Rıhtımlar, güz halatları, daha bir sürü şey ve görünmeyen şuramda darmadağınık.
Terliklerimle gelsem sana, sonunda aşkı bulmuş gibi? Saçım omzunu kessin. Sonra denize göm beni. Sen denizsin.


2 Temmuz 2017 Pazar

Tütünsel Reaksiyon

 
Yolunda gitmeyen bir şeyin huzursuzluğu var üstümde ama neyin yolunda gitmediği hakkında hiçbir fikrim yok. Hani yağdın yağacaksın, yüreğin hep böyle bulutlar bulutlar. Sorun şu ki artık kafamı yastığa koyduğumda hayalini kurabileceğim birşey kalmadı. Ama içim rahat. Böylesine güzel bir gökyüzünün altında bu kadar kötü insan nasıl yaşıyor? Kafamın içi gereksiz insanlarla dolu. Biri beni şu iç sesimden boşasın. Vücudum radyasyon üretiyor olmalı, yoksa duygularım böyle biçimsiz mutasyonlara uğramazdı.
Huzursuz uykular uyuyorum uyudukça. Ölmüş bi insandan tek farkım nefes alıyor olmam ve etrafı izlemem. Zaten pek uyuyamıyorum ben. "Insomnia" dedi doktor, "gebermeyesice" dedi annem. İyidir annem. Soğukluk yavaş yavaş yüreğime doğru yükseliyor. Yüreğime değdiği zaman benim için her şey bitecek ve ben ölmüş olacağım.
Herkesin intihar tarzı farklı ama en kötüsü bütün çıkmazları ezberlediği halde o yolda yürümeye devam edenin. Bir gün olacağına inanıp her gününü feda edebilecek kadar vefalı insanları yolundan döndürdünüz. Bu da sizin çıkmaz sokağınız olsun.
Beni alın bu şehirden; ay ışığında bir bahçeye koyun, hanımeli koksun etrafım, bu koku saçlarıma karışsın. Bir müzik olsun, daha önce hiç duymadığım. Hiç bilmediğim yerlere götürsün beni. Gözlerimi kapayayım rüzgarlar essin, kendimi müziğe bırakayım rahatsız ruhum dans etsin. Benim olsun bu gece, o  bahçe ve şu şarkı.
Mağlubiyet: usulca beklerken yüreğindeki burukluğun 'olsun, bu da güzel' dediğin an yüzünde kırgın bir tebessüme dönüşmesidir. Biz üzerimize yıkılacağını bildiğimiz duvarları çiçeklerle süsledik. Bir şeyden vazgeçmek hala ona inandığınız gerçeğini değiştirmez, ne hissediyorsam hala onun peşindeyim sadece çabalamak içimden gelmiyor. Yorucu bir düşten uyanmış gibiyim. Yara derin açıldığında içerde çiçek yetiştiriyorsun. Yeri doldurulamayacak bütün boşlukları yaktım ben. Kendime bile fazlayım. Kuyunun duvarları düz, kuyunun duvarları ıslak. Çünkü siyah bir adam, mavi bir kadın severse; kırmızı olurlar.
Akıl sahnemde canlandı bir perde ve beynimde iki satır; "Bitmemiş türküm benim; korkarım son defa gözlerinden öpüyorum, bu meseleyi içimde mezara götüreceğimi bil." demiştim içimden, hep içimden; çünkü o an sesim boşlukta donup kaldı. "Ne zaman aşk biter, o zaman yorulur insan" demiş Usta, yoruldum ama bu yorulmalar hep yalan. Bir deniz çizmek istiyorum; mavisi yüreğimde, hırçınlığı gözlerimde kalsın. Kapadım gözlerimi yemyeşil yayladayız, tepemizde gökyüzü farzet. Başını dizlerime koymuşsun, dilimizde aynı türkü hayal et.
Günler öylece kendi kendine geçsin diye bir camın arkasında durdum. Bana dokunmasın hiçbir şey, hiçbir şey yaralama merhem olmasın. İyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye bir camın arkasında durup akan hayata ve zamana baktım. Bir zaman öyle bir yanıyorsun ki, sonra kor oluyorsun. Ondan sonra istediğin kadar ağla. Tencereyi ocaktan alıp, suya tutuyorsun hepsi bu. Kuşlar kadar özgür, gökyüzü kadar bensiz bundan gayrı o şehir. Neyse Dökmeye niyetim yok içimi, zor sığdırdım zaten.
Özetle: Ölüm Uçurumu her yıl bir erkekle bir kadını alır. Bu onun değişmez yasasıdır.
Ve bizim oralardan ince bir ses yükselir, bir Karadeniz şarkısı başlar, ömrümüzden alır götürür. Bilen bilir, Karadenizli insanın ilacı köyüdür. Bana İstanbul'da yaşayacak değil, bana benimle Karadeniz'e göçecek adam lazım. Zaman dediğin bir Karadeniz türküsü misali işliyor yüreğe. Deniz bazen kendini kaldırımlara fırlatır. Ve her başlangıç, bizi koruyan ve yaşamamıza yardım eden bir büyü barındırır.
Siz siz olun, herhangi bir hatada, bir tartışmanın ortasında, tüm iyi niyetleri ve yaşanmış güzel şeyleri yok sayan insanlardan olmayın. Bir kadının durmadan bulaşık yıkamasının ne demek olduğunu bilseydiniz, tüm mutfak tezgahlarını kırardınız.
Bunca insan birbiriyle konuşamazken ben neden kendi kendimle konuştuğum için deli oluyorum? Benim içimde çünkü benden dört tane daha var ama size şimdi onlardan bahsetmeyeceğim, bu delilik değil bilin yeter. Evet oturup konuşuyorum kendimle, hani size bahsettiğim şu bahçede: Uzaklara dalışın fark edilip de nedeni sorulmasın diye sürekli hareket halindesin diyorum, susuyorum dinliyorum kendimi. Devam ediyorum konuşmaya; mesela bazı kadınlar pahalı hediyeleri severler, spor arabaları, lüks mekanları, hesap ödeyen abileri. Bağzı kadınlarsa, saçlarının taranmasını severler. Bazıları ayaklarına oje sürülmesini. Bağzıları ise uyumadan önce masal anlatılmasını, gözlerinin içine bakarak gitar çalan adamları. Bazı kadınlar takım elbise severler, kaslı kollar. Bağzı kadınlar oduncu gömleği severler. Ve bira göbeği. Bazı kadınlar kışları kayak yapmak isterler. Bağzıları, Beyoğlu’nda el ele tutuşup közde mısır yemeyi. Bazı kadınlar özel günlerde parfüm hediye eder, bağzı kadınlar her gün aynı ten kokusuyla uyanmak için canlarını verirler. Bazı kadınların telefon rehberleri kalabalıktır. Bilirsin. Diğer bağzıları ise defalarca aynı mesajı okuyup ağlarlar. Bazı kadınlar kızlarla Cadde’de bilmem ne keyfi yaparlar. Bağzı kadınlar evlerinde suyu şişeden dikerek içerler. O bazı kadınlar hiç kaybetmezler değil mi? Onlar hiç beklemezler, bekletirler. Onlar sürüklenmezler, sürüklerler. Ağlamazlar, ağlatırlar. Sen olamadın değil mi, o kadınlar gibi? Hiçbir zaman olamayacaksın da. Zaten, olma da. Çünkü yıllar sonra onlar kocaları kaçamaklar yaparken, evli-bekar hayatlarını hafta sonları alışveriş merkezlerinde mutsuz çocuklarını kollarından sürükleyip kendilerine ayakkabı bakacaklar, sense pazarları evinin balkonunda hala deliler gibi sevdiğin kocan gazetesini okurken, küçük sevimli çocuklarınla yumurta tokuşturup, gülüşüyor olacaksın. Tüm bunlardan sonra huzur geliyor aklıma, gözlerimi kapatıp hayal ediyorum: Hayal etmek her şeydir çocuk sakın vazgeçme!
Yanlışlar içinde en doğru yanlışını yap, onlar kendilerini yanlış kullanıyorlar. Onlar anlaşamadıkları insanlara deli diyorlar, ama kimse onlarla aynı olmak zorunda değil ve Unutma:
''Umutsuz dahi olabiliriz, geleceği görmeyebiliriz, hiçbir şeyimiz olmayabilir. Ama hiçbirimizi sevgisiz bırakmasın bu hayat."

10 Nisan 2017 Pazartesi

Yokluğun Şarkısında Dans Eden Varlık

 
Düş döşenmiş arnavut kaldırımlarında yağmurlu bir bahar dansı bu. Kimsesiz, tek başınıza. Bugün tüm dünya yürürken dans ederlerin. Müziğin sesini duyamayanlar, dans edenleri deli sanıyor demişti ünlü düşünür. Dans etmenin tadına varamamış biriyle hayata dair konuşamam, deli der bana ve küser yüreğim. Kaybedip kazandığımızı bilmediğimiz yollarda yürümek gibi biraz, biraz aşk gibi, biraz hüzün. Ben şimdi bir şarkıyım adı aklınıza gelmediği halde kafanızın içinde çalan. En umutsuz duyguyum belki yüreğinizin derinine gizlediğiniz. Görünmeyenim, duyulmayanım. Ben yokluğun şarkısında dans eden varlığım.
Sessiz çığlıklarımla çalkalanan körfezde yelken açıyor bir gemi. Gözden kaybolmadan kim bilir hangi ağır kayıpları yüklemiş, düşünülüyor. Batmadan boğulmadan kaç şehir gezmek gerekir üşüttüğünü bildin mi yalnızlığın da. Dolu dolu yaşamak mümkün mü kalbiniz boşsa veya boğulmak derin sularda ve sonra unutmak. Diline düşen sözcüklerin, tuşlara hükmüyle, ben de yerimi alırım. Bir köşe de bekleyen, pabuçlarım, en sevdiğim giysilerim ve içi görünmeyen gülümsemem ile işte buradayım.
Kimseler görmesin beni bulutlar dokunabilir saçlarıma. Hayat yolunun engebelerine karşı mırıldandığım gizli sözcüklerimi kimseler duymasa da ben size eşlik ederim. Bedenimde bir erkeğin gücü ile bir kadının zerafeti bütünleşsin yeri geldi mi talan etsin derinlerdeki karmaşayı ve sizinle yumruk yumruğa kavga etsin bulmak için gerçeği, yeri geldi mi dinginlikle baksın gözlerinize. Ümit vaat eden tılsımlı cümleler zinciriyle hemen yanınızdayım. Do ile ağlar, re ile gülerim belki ama sekiz ses güzeliyle size refakat ederim. Yosunlarından kurtulmaya çalışan şu deniz dibi kayalara benzetiyorum kendimi ve sizi. Yüzlerimiz denize dönüktür bizim.
Dinleyerek okumak, dinlenerek çalışmak gibi bir deniz kıyısında; okudukça okuyasın durdukça çalışasın geliyor. Kahvenin kokusuna karışan duygular, buharla bir olup ezgilerde dans ediyor, görün. Bir ben gerek, her defasında yeniden doğuyor. Gözlerimde; orada yepyeni bir ben, bulunmayan bir kitapta hikayenin içinde bambaşka bir şarkıyla durmadan dans ediyor. Çünkü makamına göre ayarlarım adımlarımı. Ara nağmeler de hafifçe anılsa da eskiler, taksimler de can bulur yüreğim. Gülerim.
Notalarınızla tasvir ederken sevdalarınızı dans eder, bahar olur, çiçekler açarım. Her bakışı yakalar, rakkaseye yakışan arz-ı endam ile yansıyarak geri dönerim ve savrulan eteklerimle, gam-ı uzak ederim. Asıl gerçeğimiz hiç söylemediklerimizde, neden hep gecikiyoruz birbirimize. Aynaları kıralım önce kendimize katlanmayı öğrenelim, sonra geç kalmayız ve yalan söylemeyiz birbirimize. Hüzzam makamlarının burukluğunu yaşatmayın yüreğinize, rast makamının doğruluğunda, ara taksimlerle süzüldüğü an da hicazkâr makamına, zarafetimle göz doldurur, sizi gülümsetirim.
Sözcüklerimiz ve tereddütlerimiz ve kırık, örselenmiş yüreklerimizle hayatın bize verdiği kronik ağrıdan sıyrılma çabasında ki körpe kalplerimizle yorgun gecelerin ucuna bağlanan yeni umutlarımızla beşikten tabuta sürecek bir dans. Nağmelerin ipeksi akışkanlığında, bu yolculukta sizin ezgilerinizle süzülür, ağır-aksak yekinmelerle hep yanı başınızda olurum. Siz yeter ki nefesinizle ve dokunuşunuzla hayat verin notalarıma.
Benim hayatımsa bu; siz sadece müziği çalarsınız, ben hepimiz için dans ederim.
Dansın sonunda ayağımıza basanları affedebilecek miyiz veya ayağına bastıklarımızdan özür dileyebilecek miyiz? Bırakın bu beylik lafları.
Şimdi kendinize bir iyilik yapın:
DANS EDİN!
Sanki seni hiç kimse izlemiyormuş gibi.
SEVİN!
Sanki önceden hiç incinmemiş gibi.
VE AVAZINIZIN ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRARAK ŞARKI SÖYLEYİN!
Çünkü dünya böyle daha güzel.
Siz müzik olun, ben dans ederim!
Müzik yapmak, yazılar yazmak ve dans etmek. Sanki Tanrı bunun için yaratmış bizi, duygularımızı akıttığımız bir deniz gibi her şey, o derece uzuyor gök yüzüne.
Müzik yapmak, Andre. Parmaklarımın bana verdiği duygular gibi.  Sanki içimden değil de parmaklarımdan akıtıyorum, yok ediyorum dünyanın tüm kötülüklerini.
Yazılar yazmak, Andre. İçimden çıkan bir kişinin dışa vurumu gibi değil mi? Değil mi, bir hikayeyi kafamızda canlandırdığımız, onu yaşattığımız için mutluyuz?
Peki dans etmek, Andre? Ayıp değil, çırıl çıplak dans etmek. Bacaklarını sergilemek veya kalçalarını oynatmak. Tanrı var mı Andre? Olmasaydı, nasıl bu kadar güzelleşirdi bedenin? Kalk Andre! Güzelleştirilmesi gereken bir dünya var ve bizler buna neden olmalıyız. Sen müzik yap mesela, ben dans edeyim ve izleyenler de bunu yazıya döksün...
Resmini çizsinler bu sonsuz anın;
Ve ilk defa mutlu olsun çocuklar…


27 Ocak 2017 Cuma

Avhadda Kedhavhra !


Kendini kandırdıkça hep gökyüzüne bak. Savrulduğun her yerden eksilerek çıktın, olsun bu da senin rüzgarınmış. Bir boşluk kalıyor her şeyden sonra geriye. Bazen bu durum hissettiriyor kendini ama bir süre sonra onunla yaşamaya alışıyorsun. Ama üzüntü demek; gece gündüz, uykuda olsun, uyanık olsun, vücuduna saplanmış bir oku taşımak demek. Çekilir şey değil bu. Derdini kendine bile anlatamayan insanken sana nasıl anlatayım? Yeni insanları tanımak bana zor geliyor. Bir sürü düğüm çözmek zorundasın.
Sanki tam güzel şeyler olacakmış gibi daha sonra da olmayacakmış gibi, olmayacakken oluyormuş gibi, sonra kesin olmayacak gibi. Teorisi güzel pratiği mümkün ama işte cesaretli olmak zor ya hep ondan oluyor bu çetrefilli durumlar. Delirdik. Gri, mutsuz, günlerin birbirini tekrar ettiği bir hayattan daha fena ne olabilir ki? O kırılma noktasını hatırlıyor musunuz? İçinizden sert bir küfür savurarak hiçbir şeyin düzelmeyeceğini anladığınız o en çirkin anı. Sinek kuşu gibisin. Dışarı çıkmak için hep aynı pencereye çarpıyorsun. Gariptir ki pencerenin camı da umudun da hiç kırılmıyor. "Neyse"ler birikmiş içimize. Sanki o evde yaşıyor hala anılarımız. 
Bazı anlar olur hani, ne yapsan az, nerde dursan fazla gelir. İçinde nolup bittiğini sen bile anlamazsın. Böyle gecelerde beni hatırla. Her yerden gidip, her yere gidebiliyorum ama insanın kendinden gidemeyişine ve kendine gelemeyişine çok kırgınım. Bulunduğum yeri yadırgamamayı öğrendim; düşen düştüğü yere, giden gittiği yere, kalan da kaldığı yere alışıyor. Çok rüzgarlı konular, hep içime esiyor. Sahi ben eskiden bir rüzgarı sevmiştim, esti, dindi. Kim bekler gelmediğin yolu?
Kabullenirsin hatalarını yüzleşirsin geçmişin hayaliyle ve pişmanlıklarını geride bırakmak için yeniden bir yol çizmeye çalışırsın kendine peşini asla bırakmayacak olan keşkelerle birlikte. Aşk umudun kardeşidir derler bir umut düşer sonu görünmeyen yollara.
Nereye varacağını bilmesen de içinde bir umut yürürsün, yürürsün tüm karşı çıkanlara rağmen onlara inat dimdik tutarsın başını, bakarsın gözlerinin içine, umursamazsın karanlık bakışları, korkmadan yürürsün umutlara doğru ama bazen sevdalık sen gülerken bir başkasının ağlamasıdır, çünkü aşk dünyanın en tatlı mutluluğu ile en derin acısından yaratılmıştır ve bazen zaman iyi etmez her yarayı gidenlerin acısı zulümdür hep kalanların yüreğinde. 
Kader o ya en çok sevdiklerin deşer yüreğindeki dermansız yarayı, yine de yaşamaya çalışırsın, gömersin kalbine geçmişin acılarını.
Tutunursun hayata her gün yeni bir umuttur geride kalanlar için ve yaraları sarmak için yeni bir başlangıç, yine de acılar durur olduğu yerde görmek istesek de istemezsek de ama sevdalık böyle bir şeydir işte en çaresiz anında öyle güvenilir bir el uzanır ki ruhuna tutup yürümek yakışır sevdalılara. Aşk hevesin geçene kadardır, sevda nefesin yetene kadar. Bu arada "sevdiceğim” kelimesi “sevdiğim” ve “seveceğim” kelimelerinin birleşimidir. İnsan en deli çağlarında kadere meydan okuyabileceği sanrısına kapılıyor elbet.
İnsanın içi sızlar mı hiç, bildiğimiz içi? Sızlıyor işte. Yanarım ay ışığında her gece, bundandır sabahları ürküten beyazlığım. Size de olmuyor mu; bazen sanki bu dünyaya ait değil gibi bir his? Ayrı galaksiye çıkmak istiyorum. Bir ada düşün kıyıya uzak ama görünüyor, koymuşsun kafaya gideceksin. Başlıyorsun yüzmeye, sona yaklaşmışsın da annen çağırmış gibi bir şey. Harry Potter’da ilk filmden son filmine kadar sevdiğim iki karakter vardı; biri Severus Snape, biri Sirius Black idi. Orda bile ikisi de öldü. Öyle bir şans işte bendeki.
Eğer biri size değer veriyorsa çok rica ediyorum suyunu çıkarmayın, karşınızdaki de insan. Hiç o işlere kalkışmayın, kimse sizin nevrotik hareketlerinizi çekmek zorunda değil unutmayın. Haydin sağlıcakla. 
Evapsie !

30 Ekim 2016 Pazar

Bir Küçük Rüzgar Meselesi


Gerçekten bir şey oluyor burada.
Gizemli bir şey.
Bir denizaltı kadar görkemli ve garip.
Gri bir günde camlardan yağmuru seyretmek.
Saydam yusufçuklar yavaşça uzaklaşıyor
Ve beni sana getiriyorlar topaz tapınaklarda.
Sen bir güneş tanrısı gibi gülümsüyorsun.
Biliyor musun kaç yıl tek başınaydım ben?
Karmaşanın içinde...
Bir türlü tutunamıyordum işte.
Bir tek senin yanında yürümüştüm ben,
Topaz bir günde ve suya yakın.
Geceleri üstümü örterdin.
Sonra konuşmazdın hiç.
Uzun süre konuşmazdık.
Gözlerinde kaybolurdum.
Bu suskunluk anlaşılır bir şeydi.
Deniz ve karanlık yerlerden geçen bir nehrin sessizliği gibi...
 Biliyor musun bir şey oluyor burada.
Garip bir şey.
Bulanık bir suda yokoluş gibi.
Gözlerimde beyaz kelebekler uçuşuyor
Ve beni kendime getiriyorlar yavaşça
Beyaz odalarda...
Unutuşum başka bir sendi.
Ben ölüyordum Tropiko.
Unutuşun beyaz romansıyla ölüyordum.
Söyleyecek başka bir şeyim yok artık.
Unutmak istemiyordum oysa.
Güzel kalan yaralarda vardır çünkü...
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır...
Limon kokulu...
Her şeye rağmen...
Yağmur kalan kadınlar vardır...
 Ben iyiyim şimdi. Sen nasılsın?


16 Eylül 2016 Cuma

Her Eylül Vedadır Biraz

 

Biz çocukken her şey gibi farklı anlamları vardı Eylül'ün. Sahi ne güzel bizim çocukluğumuz. Şimdilerde ölmeye yüz tutmuş çocukluklara inat çocukluk gibi çocukluktu. Kıpır kıpır hareketli, tek dünyası bilgisayardan yada telefondan ibaret olmayan çocuklardık biz. Güzel eylülleri vardı çocukluğumuzun biraz hüzünlü biraz buruk. Eskiden geldi mi eylül anlardık ki annelerimizin telaşından kış kapıyı çalmaya yakın, okular kapı önünde halihazır. 
Eylül hazırlık ayıydı biler için ve yazın bittiğinin kötü habercisi. Öyle ya çocuktuk hayattaki en büyük düşüncemiz ve eğlencemiz gündüzleri mahallenin sokaklarında maç yapmak, misket oynamak birbirimizi kovalayarak koşuşturmak, akşamları sobanın kenarına sinip televizyonun karşısında uyuyakalmaktı, bundandı eylüle nefretimiz. Geldi mi tüm özgürlüğümüzü alırdı elimizden. Ben hiçbir zaman okulu öyle aman aman çok seven bir çocuk olmadım, nefret de etmezdim ama olmasa da olurdu.
Eylül geldi mi tatlı bi telaş belirirdi evlerimizde; kışlık hazırlıklar başlardı, bir kaç ev bir araya gelir yufka yaparlardı, bu sanırım bi tek bizim yöreye özgü bişey değil her yörede adı farklı ama çocuklar için bayram neşesinde bir etkinlik, etkinlik diyorum çünkü şimdiki çocuklar bundan bihaber. Yufka hazırlığı da ayrı güzeldi, sacdan sobalar kurulur, babalara kilo kilo unlar aldırılırdı. Annelerin biri hamura, biri yufka açmaya, biri pişirmeye bi diğeri kesmeye otururdu; bizlerse ortalıkta payımıza düşeni ne zaman yiyeceğiz diye düşünürken oyuna dalardık.
Bir de bizim oranın insanı başkadır; mesela sabah işe giderken "güle güle" demez, "insana rast gelesin" der annem. İyidir annem. Bizim çocukluğumuzda misafir odalarımız vardı mesela, misafir odasına girmek şimdiki Beyazsaray'a girmekten daha zor ve gizemliydi. Annem mis gibi tarhana yapardı, tarhanayı misafir odasına sererdi, oda mis gibi tarhana kokusuyla dolar, annem kontrol için kapısını açtığında eve mis gibi taze tarhana kokusu yayılırdı. Çocukluğumun en sevdiğim kokularındandı. Şimdiki çocuklara bunlar çok uzak. Ne acı. 
Eskiden bi tatlı telaşı, bi tatlı hüznü vardı eylülerin, şimdi sadece hüznü kaldı. Artık veda anlamına geldiğinde eylüller anladım büyüdüğümü, buruk bir sevgiyle sevmeye başladığımda eylülü kabullendim büyüdüğümü. Evet; her eylül vedadır biraz; biraz hüzün, biraz acı; her eylül kopuştur biraz kendinden, biraz hayattan. Ve şimdi biraz daha gitmek eylül, uzaklara...
"Sessizlik huzur vermeye başladığında yaşlanmağa başlamış olacaksın" demişti annem. Bu kadar erken olabileceğini tahmin etmemiştim. 
Merhem kullanmamam yaralarım olmadığı anlamına gelmez. İnsanın gözlerine otururmuş acı. Bir insanın mutluluğu gülümseyişinden belli olur zaten, öyle içten öyle samimi olur. Kahkahası bol olan insanların gözlerine iyi bakın onların ki gözleri mezarlık gibidir. Sanki herkes tek tek gidecekmiş, ben bekleyecekmişim gibi. Sanki yıllardır uzaktayım ben. Acıya alışmış kişiye bahtiyarlık güneşinin, ışıklarını kısa bir an göstererek sonra yine onu karanlığa boğmasında sanki ne mânâ vardı? Düşün ki tepeden tırnağa dertsin ve insanlar sana gelip "Dur orada, bana derman olacak endâm görüyorum sende" desin.
Delirmekle sakinleşmek arasında gidip geliyorum sürekli. Kafamın içinde tanımadığım insanlar konuşuyor. Çöller, deryalar taşıyor gönlüm. İçimde biriken hislerin birden bire patlayarak beni zerreler halinde dağıtacağından korkuyorum. Kaçıp gitmek istediğim çok zaman oldu. Mesela bulutlara da dokunmak istiyorum ama elimde değil. Daha iyi, daha aydınlık bir yere varılacağına inanılmadan nasıl olur da bu yol yürünür
Gökyüzü, üç beş bulut, akşam garipliği.. Başka nemiz kaldı ki şu yalan dünyada?
Bir yüreğiniz vardı, onu hatırlayınız. Yüreğinizi kollayınız, ölmeden çürüyorsunuz bayım. Ve göğsünde papatya kokusu taşıyan kadınları sevin, onlar hep çocuk kalır.


18 Ağustos 2016 Perşembe

Limon Kokulu Kadınlar Vardır


"Kalırsa içimde bir derin sızı kalır"
İnsanın üzerine bi' nehrin sessizliği gibi çöküyor hüzün. Bu yerler iyi yerler değil, bulanık bi suda yok oluş gibi. Derin bir "ah" çekmek başka ne gelir elimizden. Ama hiç unutmayan kadınlar vardır. Yağmur kokulu kadınlar, limon kokulu kadınlar vardır.
Neşet Ertaş "Ah Yalan Dünya" derken sana yanlış mı demiş? Ahmed Arif'in yüreğinde Tanrıçalaştırırcasına sevdiği kadın Leyla Erbil Hanımefendiyi Mehmet Bey'e yâr eden dünya değil misin?
Çaylar hazırsa gel gelelim asrın sevdalarından dilimizdekine; Ahmed Arifin büyük sevdası Leylası leylim leyi.
Hikaye başladığında Leyla Erbil henüz 23 yaşında.
İkili tanıştıklarında Leyla Erbil de Ahmed Arif gibi yalnız, o dönemde mektuplar daha bi flörtöz havada sanki. Daha sonraları aralarına üçüncü kişilerinde girmesi ve yanlış anlaşılmalardan kaynaklı sorunlardan dolayı bozulur daha çok soğur gibi oluyor.
Bu dönemde Leyla Erbil, eşi olacak olan Mehmet Beyle tanışır. Sonra sonra Ahmed Arifle aralarında olan yanlış anlaşılmalar düzelse de Leyla Erbil çoktan evlilik kararını almıştı. Ahmed Arifin bu konuda da sessiz bir kabullenişi var. hatta bu evlilik haberine karşın düğün hediyesi olarak bir şiir gönderiyor. O sıralar Ahmed Arif, Leylasını sadece hayatında tutmak çabasında.
Leyla Hanım evleniyor ve Ankara'ya yerleşiyor sonraları ama tabi birbirlerinin üzerindeki etkileri bitmiyor bitabi. Ahmet Arif yazdıklarıyla "ne yazsam sana, içinde hep sen varsın"a getirse de Leyla Erbil yazmamayı tercih ediyor.
Bazen, erkekleri anlamak da kadınları anlamak kadar zor olabilir. Öyle ki, kimisi ayağına kadar gelen ve çok sevdiği bir kadını var olmayan ve hiçbir zaman da var olmamış olan bir eşitsizliği eşitlemek adına reddedebilirken, kimisi de kendisine bir dost mesafesinden başka bir şey sunmayan bir kadına onlarca şiir dövebilir. Kimisi sevdiğini "Üzerim ben seni" diye uzaklaştırırken, kimisi karşılıksız mektuplarıyla gözlerinden öpebilir. Ahmed Arif'in hikayesi de, bu ikinci cümleciklerde anlattığımdır. Gözlerinden ve bazen de burnundan öpen, evlilik hediyesi olarak şiir gönderen, Leyla Erbil'i Leylim yapan, karşılıksızlığın kıyılarında gururunu hiçe sayan, yarısını memleketine, yarısını sevdasına adadığı tek ve çok büyük eseriyle hasretinden prangalar eskiten bir erkeğin hikayesidir bu anlatacağım.
Şairlerin de aslında sizin, benim kadar insan oldukları, duygularını kağıtlara dökmelerinin onları insanüstü değil, sadece "mutsuz" yaptığı gerçeğidir... Şair ve aşık bir erkeğin psikolojisidir bu anlatacağım, cesur bir adamın hikayesidir ve her şair ve aşık erkeğin hikayesi gibi mutlu bir sonu yoktur. Ağır gelebilir.

"Leyla, Zalım Leyla!
Bu, benimki dördüncü. Oysaki senden bir tek mektup aldım. O belalı ve korkunç ilk mektubun, yani 4-1, ben mağlubum… Ben, belki yazamazdım da, melankolim ve serseriliğim tutar da yazamaz, boş verirdimse, sen yazacak, “bu oğlan, öldü mü kaldı mı?” diye sen arayacaktın, değil mi?
Bari bu suskunluğun sebepli ve hayırlı olsa ve bana bu kadar kahırdan sonra, parıltılı şiirler göndersen. Öyle olacak elbette. Sen, osun çünkü. O, şair, dost, en sevgili ve en kardeş… Başka türlü olamaz…
Mektuplarımı almıyor musun yoksa? Hep de taahhütlü gönderiyorum. Geçen gün coştum, annene bayram kartı ile hürmetlerimi gönderdim, ellerinden öptüm, söyledi mi?
“Bin yıl, bahar içre ömrünü sürsün,
Seni doğuran ana.”
 ...
Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni. Tekrar öperim.
Senin."(Arif, 3-9)
 Bir erkek kendini ne zaman küçülttüğünün farkında değil midir zannediyorsunuz? Aslında geçirdiği her bir anın farkında olduğunu, ama işte o lanet olası sevginin koca erkeklik gururunu bile ayaklar altına alabilecek kudrette olduğunu, ben her ne kadar bunu sonradan reddedecek olsam da her erkeğin neticede yalnızca bir tane ilk aşkının bulunduğunu, bundan sonra daha kuvvetli bir biçimde bağlandığı birkaç kadın olsa da bu ilk aşkın kolay kolay ne zihinden ne de fikirden silinmediğini bilmiyor musunuz? Aksine, ortalama ve üzerinde bir zekaya sahip her erkek, bilinçaltında kendisini neyin, nasıl küçülttüğünü bilir. Ama dediğim gibi, bilinçaltında kalır bu bilgi. Çünkü bilinç yüzeyine çıkarsa mantıklı olan yolu seçecektir aşık kişi. Mantıklı yolu seçen bir kişi, aşık olamaz ki. Aşk, pek çok daha güzel biçimlerde tanımlanabilir elbet ancak, özünde aşk kalbin, yoğun duyguların istenildiği biçimde karşıya yansıtılabilmesi için beyne yaptığı bir lokal anestezidir. Mantığı bilinçaltına iter.
Ahmed Arif, kendisi bunun gibi dört tane daha dolu dolu mektup yollamışken, sadece bir tane cevap aldığının, bunun da aslında bir çeşit "ayıp olmasın" mektubu olduğunun, mürekkebini her kağıda vuruşunda daha da dibe vurduğunun, farkındadır elbet. Ama dediğim gibi, bilinçaltındadır bu farkındalık. Birçoklarının, iş işten geçip bağlandığı kişinin aslında verdiği emeklere değmediğini fark ettiğinde, "Ne aptalmışım, bilmiyor muydum sanki böyle olacağını" şeklinde haykırmasının sebebi de budur. "Bilinçaltındalık."
"Bu, beşinci mektubum. Yine 5-1 mağlubum. Benim de mağlup olmam mukaddermiş meğer. Niye yazmıyorsun hayatım?"(20)
Yine mağlup, yine üzgün. Bazen sessizce,  içten içe duyamayacağını bile bile, utana sıkıla "Günaydın" dersiniz de karşınızdakine, o duymaz da üzülürsünüz ya. Aynısını, bağıra bağıra yaptığınızı, ama yine karşılık alamadığınızı, hasbelkader bir karşılık aldıysanız, bunun da "kırılmasın" temalı bir karşılık olduğunu düşünün, Ahmed Arif'in bu mektupları nasıl bir psikolojiyle yazdığını anlarsınız. Kaybedeceği daha en başından belli olmasına rağmen pes etmeyen, durmayan, yazan, yazan, tekrar yazan bir yürek. Takdir edilesi, ama imrenilesi mi? O ilk aşkın toyluğu, yoğunluğu, belki, ama daha fazlası değil.
"Şunu da bir iyi belle: Benim için çok mühim olan, sana âşık olmak veya âşık olmadığımı bağırıp yırtınmak değildir. Aslolan, seni kırmamak, üzmemek, kaybetmemektir. Anladın mı canım?"(35)
İşte, her ne olursa olsun hiçbir koşul, hiçbir durum, hiçbir mesafe bir erkeğe bu sözleri söyletecek kadar alçalmamalıdır. Kuşkusuz sevginin en saf hali, karşılığında hiçbir şey alamayacağını bile bile, elinde olan tek şeyi, karşıdakinin mesafesini, kaybetmeme için çırpınma halidir. İnsanoğlunun herhangi bir kişiye adanmışlığının son noktasıdır. Sonu, genellikle hüzünle sonuçlanır. Çünkü elinde olan hiçbir zaman yetmez insanoğluna, neticede Himalayalar dururken Ay'a çıkması da bundan değil midir? İnsanın doğasında vardır bu, aşkta da, bilimde de, ekonomide de. Bazı şeyleri eleştirmek, onlara karşı çıkmak yersizdir. Bizim yetinememezliğimiz de bunlardan biridir.
"Nasılsın" diyemedim. Şarkıdaki gibi "tutmadı yüzüm" değil. Bilmem ki artık hal hatır sual etmeme müsaade edecekler mi hanımefendi? O Japon ressamı gibi, ben de, cihanın bütün doktorları senin öleceğini söyleseler inanmam. Onlara "budalalar" derim."(40)
Bu mektupta öncekilerden bir farklılık var ama. Bu mektupta ufaktan bir isyan var. Tamamen saf bir sevgiyle dolu olan bir insanın, kızamayışıyla beraber küçücük bir gönül koyuşu var. Bu mektupta görüyoruz ki, Ahmed Arif her ne kadar Leyli'sini kaybetmemek için sürekli kendinden vermeye hazır olsa da, o da bir yerden sonra daha fazlasını istemiş. Yakarış, haykırış dolu mektuplardan sonra, hafiften bir sitem ve gönül koyma içeren bu cümlesini görmek, insanı şaşırtıyor. Ama aslında o da karşılıksız seven her erkek gibi davranmış sadece. Hayran olmuş, karşılık alamamış, psikolojik olarak her şeyini vermeye hazır hale gelmiş, bir yere kadar vermiş de, vermiş vermesine ama yorulmuş. Ufacık da olsa bir karşılık beklemiş, Orhan Veli'nin de dediği gibi, ne de olsa "serde erkeklik var" Hepsi bir araya gelmiş, süreç işlemeye devam etmiş, Ahmed Arif de aşkını mektuplara ve şiirlere dökmeye...
"Evleneceksin demek?
Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesud olursun canım.
Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."(43)
Ve yıl 1955'e, Ahmed Arif bir erkeğin yaşayabileceği pek az acılardan biriyle karşı karşıya gelmiş. Leylasıyla mesafeli bir dostluktan başka bir şey yaşayamayacaklarını bile bile, yine de "acaba" diyerek ufacık bir umudu kendisine yaşam kaynağı yaparak çıktığı bu yolda, sarsılmaz bir soğukkanlılıkla karşılamış, vaktinden evvel gelen gerçeği. 1954'ün sonlarına doğru yazışmaya başlamışlar neticede, ve 1955'in Nisan'ında da evlilik haberi gelmiş. Hayat, çabuk ilerliyor. Çok çabuk. Bu yazıyı girmemin sebebi aslen Ahmed Arif üzerinden şairlerin de aslında normal birer erkek olmalarına rağmen nasıl şair olduklarını göstermek olmasına rağmen, Ahmed Arif'in aşkı için kendisini bu kadar geri plana atışına, evlilik haberini bile bu kadar soğukkanlı karşılayışına yapacak yorumum yok. Ahmed Arif'te şiirlerinden öte bir insanüstülük varsa, o da sevgisine karşı bu sarsılmaz bağı olsa gerek.
"Canım, mektubun geldi. Çok teşekkür ederim. Dün sana üç şiir gönderdim. Biri, kabul edersen, düğün hediyen olsun. Orada olsaydım İstanbul'un bütün çiçekçilerini angaje eder, bineceğin trene ayrı bir çiçek katarı takardım! Ne palavra! Değil mi? Ama bilirsin, senin için yapamayacağım (hiç olmazsa canımı veririm ya) bir şey yoktur..."(46)
Ve evlilik hediyesini de yollamış Ahmed Arif böylece sevgilisine, dostuna, kardeşine, aziz Leyla'sına, bir parçasını paylaşacağım en güzel şiirlerinden birini, "Suskun"u...
"Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?

Ruhum...
Mısra çekiyorum, haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil."
Psikolojisini incelemeye devam etmek isterim Ahmed Arif'in, isterim elbet ama, daha onlarca mektup var, ve neredeyse yarısı tarihsiz. Tarihsiz mektuplar, konuşmanın normal akışını okumamı ve Ahmed Arif'i anlamamı zorlaştırıyor. Dolayısıyla bütünüyle hakim olamadığım bir psikolojiyle ilgili yaptığım yorumların adı, bir yerden sonra en iyimser haliyle tahmin yürütmek olur, ayıp olur. Hikayenin sonu ne peki diyebilirsiniz. Haklısınız. Hikayenin bizim bildiğimiz sonu, en başında da söylediğim gibi, mutlu bir son değildir. Çünkü, bir adamın fena halde aşık olduğu bir kadın, bunca güzel mektuba, beklentisiz bir adanmışlığa, her türlü emre amade bir şairaneliğe karşın başka biriyle evleniyorsa ve o adam da bu evliliği yolladığı bir şiirle kutluyorsa, orada o hikayeye dair söylenecek çok fazla bir söz kalmamış demektir. Sonsuzluk diye bir şey var mıdır, bu ikili mektuplaşmalarına şimdi orada devam etmekte midir, bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, "bir daha hangi ana doğurur", bu mektupları yazacak bir yiğidi?
Cemal Süreya, belki de bu dizeleri Ahmed Arif'e yazmıştır ha, ne dersiniz? Ne de olsa Leyla'sına aynı anda hem sevgilim, hem dostum, hem kardeşim diye hitap etmemekte midir Ahmed Arif?

"Ben senin
Sevgilin, eşin, baban, ağabeyin, arkadaşınım.
Biri bitse biri kalır,
Seni hiç bırakmayacağım!"

Ve belki içki içmeyi öğrendiği Edip Cansever'e şiir yazmasını öğreten Cemal Süreya, sevmeyi de Ahmed Arif dostundan öğrenmiştir? Olamaz mı? Olabilir. Ne de olsa, eğer Ahmed Arif'ten bir şey öğrenilmek istenebilse idi, bu istek, şiir yazmaktan öte böylesine tutkulu bir biçimde sevmek üzerine olurdu. Kalın sağlıcakla...

"Elifle karı-koca olmanıza elbette çok sevindim ama sana da rahmet okumadım değil. İnsan iki satır yazıyla böyle bir olayı, eşe, dosta duyurmaz mı? Neyse bari bu kızcağızı hoş tut. Onunla çoluk çocuğa karışmanızı dilerim. Ama, şeytan kulağına kurşun, diğer karıların gibi bu kızı da heder edersen bu Sefer benden çekeceğin var!"